Category: Altın Silsile

  • Silsile-i Şerif

    Euzübillehimineşşeytanirraciim
    Bismillehirrahmenirrahiim

    Haluk-u Arzu Semaya Eyleriz Hamd-ü Sena
    Ahmed-i Muhtar-ı Kıldı Aleme Nuru Hüda
    Hazreti Sıddık-u Selman,Kasım-u Cafer gibi
    Eylemiş Neşri Hakikat Ol Beyazid-i Rahnuma

    Bul Hasan Zatı Mükerrem bu Ali Kani Kerem
    Yusuf-u Valaşiyem Salar-ı Ceyşi Asfiya
    Hace Abdülhalik oldu Arif-ü Mahmuda pir
    Şeyh Ali Baba Külal etti Cihanı Ruşena

    Varisi Tahtı Tarikat Şahı Alem NAKŞİBEND
    Eyledi Hace Alauddin-i Halka Pişuva
    Oldu Yakub-e Ubeydullaah Ahrar-ı Halef
    Hazreti Zahidle geldi Aleme Zevkü Safa

    Nuru Çeşmi Marifet Derviş Muhammed Haceki
    Feyzi Bakiyle Cihan Manevi buldu Beka
    Hazreti Ahmed Müceddid Urvetül Vuska olup
    Şeyh-ü Seyfeddin-ü Seyyid Nuri Nura itila

    Habibullah Mazhar-ı Şah Abdullah Pir-i Dehlevi
    Hazreti Halid’le oldu Kalbi Salik Pür Ziya
    Seyyidi Ali Nesep Tahal Hükkari’den sonra
    Pirimiz Taha-l Harrir’i oldu Kütbu-l Evliya

    Eyleriz Arzu Dehalet Dergahı Saadete Biz
    Esad-ü İhvan-ü Dine Mağfiret Kıl Ya Hüda
    Hayatında nice Murdi dili dile Ahyar eyledi
    Çar Cihette Halkı heran Hakk-a İrşad eyledi

    Varisi Mensubu Esad Mevriri Esrarı Hak
    Ol Mübarek Kutbul Aktab HALİL FEVZİ
    Kulunu kılma Gufranından Cüda
    Mürşidi Sakaleyn DÜZCEVİ Hacı HÜSEYİN HABİBİNİ
    Zatına Yar eyleyip her nefeste Müridanın ziyadeyle Ya Hüda

    Salli ve Sellim Ala Eşrefi Nuru Cemiil Enbiya-i, vel evliyai
    Vel Mürselin, Velhamdülillahi Rabbil Alemin.

    EL FATİHA

  • Hacı Halil Fevzi Meriç (k.s.)

    Haci Halil efendi Hazretleri Bulgaristan’ın Karnabat kasabasında 1867 de doğmuştur. Küçük yaştan beri ilim ve irfanla meşgul olup çeşitli ilim adamlarından ders almıştır.İrfan hocalarından birisi olan Muhammed Esad efendi hazretlerinden ders aldı. 29 yaşında iken İstanbul Fatih medresesinden icazet almıştır . Büyük alim ve Fadıl insan olması nedeniyle Diyanet işleri başkanlığında görev almıştır.bu görev yeşil Düzce ‘mizde kürsü vaazı olarak görev yapmıştır. İstanbul Kelami dergah’ ında olan Muhammed Esad Erbili Hz. Ne intisab eder.Burada sıdkı sadakatle çalışır.Esad efendi ile birkaç defa görüşmeleri olmuştur. Esad efendi İzmir’e gidince daha görüşme olmamıştır. Hatta hacı Halil efendi çok görmek istedi ama izin verilmedi. Bunun üzerine mektuplaşma devam etmiştir.

    Esad efendi Hz.nın Mektubat adlı eserinde Doksan sekiz (98) cu mektubunda oğlu Ali efendiye yazdırarak Hacı Halil Fevzi efendi Hazretlerine hem zahiren hemde batınen büyük bir methu sena ederek yerine bırakıyor. Hacı Halil Fevzi Efendi hazretlerine kendi dervişleri (Hazretimiz) derlerdi. Hazret’imiz evli ve bir oğlu hayatta yaşıyor. (Mustafa ef) dir. kendisi çok sıkı takva yolunun sırlarını bilir ona göre talebelerini hem eğitir ,hem öğretir, hemde takvada yarıştırırdı. Kendisi evlatlarının nefisleri terbiye ve tezkiyede onun üstünde kimse olamazdı. Hazretimizin bir çok halifeleri vardı .Bunların arasında biride vardı ki oda son derece hazrete teslim olmuş. kendini o uğurda feda etmiştir. Hazret’imiz hayatlarının son zamanlarında zahiren bir işaretle manen de vazifeleri bu kişiye tevdi etmişlerdir. Bu Düzce’li olup ismi şerifleri Hacı Hüseyin Yıldız Efendi  Hazretleridir.(Haci baba) Haci Halil efendi hazretleri hicri 1283 de – miladi 1950 de vefat etmiştir. Şu an Düzce şehir mezarlığında medfundur. Türbesi mezarlığa girişte yeşil kubbeli yapılı dır. Mevlamız kendisine rahmet eylesin bizlere de o yola çalışmak nasıp etsin . Amin

    Haci Halil Ef. hz.lerinin türbesi

  • M. Es’ad Erbili (k.s)

    ŞEMAİLİ

    Es’ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü, esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.
    Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak’tan, Musul’un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil’de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil’ de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi’ nin Erbil’de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.
    Es’ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr’de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha’l-Hariri’ye (o 1294/1875) intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet aldı 1292/1875 yılında Hicaz’a gitti.
    İstanbul’a Gelişi
    Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul’a geldi. İstanbul’ da önceleri Salkımsöğüt’te Beşirağa dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı’ da Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti. Fatih Cami’inde Hafız Divan’ı ile Mevlana Camii’nin Luccetu’l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.
    Kelamî Dergahı Şeyhliği
    Kısa zamanda şöhreti İstanbul’u tuttu ve Sultanın damadı olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini ilimler tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray’a giderdi.
    Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat’ a müracaat etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu. Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için Kadirî icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî’den aldığı Kadiri icazetnameyi ibraz île bu tekkeye tayin olundu. Burada muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak Kadiri ayini, sonra da Nakşî usulünce “hatm-hacegan” yaptırırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan cuma günleri de zikirden evvel “esrar-ı aşk ve muhabbete dair” sohbet ederdi Es’ad Efendi bir ara Halıcılar’ da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.
    Tekrar Erbil’e
    İstanbul’a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli konulardaki hadislerden derlediği “Kenzu’l-İrfan” adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil’de ikamete me’mür edildi
    Erbil’ de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil’de muhib ve müridhanıyla muhabereleri teşkil eder.
    İstanbul’ a İkinci Gelişi
    Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine 1324/1908′ de tekrar İstanbul’a döndü. Kelamî dergahını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar’daki Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de Es’ad Efendi’ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed Alı Efendi’yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin başlaması üzerine Ankara’ ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa’nın bu dergahta Es’ad efendiyle birkaç defa görüştüğü bilinmektedir.
    Meclis-i Meşayıh Reisliği
    Es’ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad’ ın sevgisini kazanan Es’ad Efendi, aynı yıl “sürre emînî” olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh reisliğinden istifa etti.
    Es’ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan’da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından önce İstanbul’a gelen ve Kelami Dergahı’nda onbeş gün misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett’ in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır. (bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)
    Tekkelerin Kapatılmasından Sonra
    Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa karar vererek Erenköy-Kazasker’ de satın aldığı köşkünde inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen vak’asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak Menemen’e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu M. Ali Efendi ise idam edildi.
    Es’ad Efendi Menemen’deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti. Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da gündeme geldi.
    Edebî Şahsiyeti
    Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey’ in ifadesiyle “selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı ma’nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat eyliyecek derecededir.”
    Es’ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O’nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: “Esad Efendinin Kenzü’l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca’ ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız…” “Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es’ad Efendi’nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik bulunduklarına işarettir…” (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)
    Eserleri:
    1-Kenzü’l-İrfan: Ahlak, ibadet ve takva gibi muhtelif konularda derlenmiş binbir hadis-i şerîfin tercüme ve izahından ibarettir. Eser eski harflerle iki defa neşredildi. (İstanbul, 1317, 1327) Yeni harflerle de pekçok defa basılan bu eser.son olarak Erkam yayınlarınca aslî şekline uygun bir biçimde yeniden yayınlandı. (İstanbul, 1989)
    2-Mektubat: Bilhassa Erbil’ de bulunduğu sırada muhib ve müridlerine yazdığı tasavvufi mahiyette yüzelli dört mektubtan müteşekkildir. Tamamına yakını Türkçe olmakla beraber birkaç arapça ve farsça mektup da vardır. Mektübat’ın baş tarafındaki ilk altı mektupla 36. mektup Tasavvuf mecmuasında makale olarak yayınlanmıştır. (İstanbul, Tasavvuf mecmuası, sene:1307) Mektubat eski harflerle iki defa yayınlanmıştır. (1338,1341) Mektubat, H. Kamil YILMAZ ve İrfan GÜNDÜZ tarafından ilmi esaslara uygun olarak neşredilmiştir. (İstanbul, 1983) Bu son neşrinde ilk neşirlerde bulunmayan iki mektuba da yer verilmiştir.
    3-Dîvan: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı eseridir. Aruz veznini büyük bir ustalıkla kullanan Es’ad Efendi, zaman zaman tasavvuf halk edebiyatı şairleri gibi şiirler ve onlara tahmisler de yazmıştır. Dîvan’ da yer yer Arapça manzumelere ve bir kürtçe gazele rastlanmaktadır. Farsça şiirler Ali Nihat Tarlan tarafından tercüme edilerek.Dîvan yeni harflerle Cemal Bayak tarafından yayınlanmıştır.(İstanbul,1991) Dîvan’daki farsça “Mev-lid-i Fatıma” manzümesi, Şeyhin oğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmişir.
    4- Risale-i Es’adiyye: Tasavvuf ve tarikatın lüzumu ve faziletiyle seyr u sülukün şekil ve adabından bahseden küçük bir risaledir. Müellif bu eserinde otobiyografisini de müridlerinin talebi üzerine kaleme almıştır. Eski harflerle bir defa basılan bu küçük eser yeni harflerle de yayınlanmıştır. (İstanbul, 1986)
    5- Tevhîd Risalesi Tercümesi:
    Muhyiddin İbn Arabi’ye izafe edilen bir risalesinin Türkçe tercüme ve şerhidir. Bu risale İbn Arabi’ ye değil Evhadid-din Balyani’ye aiddir. Eser, Ali Kadri tarafından yayınlanmıştır, (İstanbul 1337,103s.)
    6- Fatiha-i Şerife Tercümesi:
    Fatiha süresinin tefsiri bir tercemesidir. Eski harflerle müstakil olarak, yeni harflerle Risale-i Es’adiyye ile birlikte yayınlandı. (İstanbul 1986).
    Bunlardan başka Urfalı Şeyh Safvet Efendi’ nin çıkardığı, Tasavvuf ile Beyanü’1-hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş yazıları vardır.

  • Tahâ el-Hakkâri (k.s.)

    Orta boylu, yuvarlak yüzlü ve top sakallıydı. Alnı geniş, kaşları gür, iki kaşı arası açıktı. Gözleri iri ve siyahtı. Murakabesinin çokluğundan boyun kemiği dışarı doğru eğilmişti. Yüzü aydınlık ve nurlu, sözleri etkileyici, gözleri ve nazarı keskindi. Görenler yüzündeki mahabetle irkilir, kendisine güven ve saygınlık hissederlerdi.
    Altın silsilenin 31. halkası Güneydoğu Anadolu’muzun Hakkari vilayetinden ve Abdülkadir Geylani soyundan. Adı Taha bin Molla Ahmed “Şihabüddin ve İmamüddin” lakaplarıyla ünlü.
    İlk tahsiline babası Molla Ahmed’in yanında başladı. Küçük yaşlarda Kur’an’ı hıfzetti. Ardından devrin medreselerinin bulunduğu Bağdad, Süleymaniye, Kerkük ve Erbil şehirlerine giderek çağdaş alimlerden okudu. Dînî ilimlerden icazet aldı, edebiyat ve bazı fen bilimlerini öğrendi.
    Tasavvuf Yoluna Girmesi
    Taha’l-Hakkarî’nin tasavvuf yoluna girmesi amcası Abdullah Şemdinli vasıtasıyladır. Mevlana Halid Bağdadî’nin önce arkadaşı, sonra da müridi olan Abdullah Şemdinli şeyhine yeğeni Taha’l-Hakkarî’den bahsetmişti. Mevlana Halid de bir ziyaretine onu da getirmesini istemişti. Bu suretle başlayan alaka, daha sonra istiharede görülen işaretler sonucu intisaba dönüştü.Taha’l-Hakkarî’nin yüksek istidadı ve Mevlana Halid’in yüce himmet ve teveccühü sayesinde üç aya varmayan (80 gün) kısa bir zaman içinde seyr u sülûkünü tamamladı, şeyhi tarafından Hakkari’nin Berdesur kasabasına hilafetle görevlendirildi. Amcası Abdullah Şemdinli ise, Şemdinli’nin ” Nehrî” de denilen “Bağlar” kasabasında irşad hizmeti yapmaktaydı. Hatta bu yüzden bazıları, bu kadar yakın yerlere iki halifenin görevlendirilmesine mana verememişlerdi. Ancak kısa bir süre sonra Abdullah Şemdinli vefat edince işin hikmetini kavradılar. Amcasının vefatından sonra Şeyh Taha, Bağlar kasabasına yerleşti ve amcasının bıraktığı yerden irşad hizmetini yürütmeye başladı.
    Taha’l-Hakkarî’nin Bağlar kasabasındaki hizmeti kırk yılı aşkın bir süre devam etti. Şöhreti de Kafkaslardan Irak, Suriye ve Mısır’a, İran’dan Anadolu ve Balkanlar’a kadar ulaştı. Hatta 1853 yılında Osmanlılarla Ruslar arasında çıkan savaşta Dağıstanlı büyük sûfi mücahid Şeyh Şamil ile Hakkarili Şeyh Tâha ve kardeşi Şeyh Salih, Rus ordularına karşı Hakkari ve Azerbaycan halkını harekete geçirmişlerdir.
    Bugün eski haline göre harap bir durumda bulunan Bağlar, Tâha’1-Hariri, zamanında 16. 000 nüfusu, camileri, mescidleri, tekkeleri, imaretleri, dükkanları, han, hamam ve kervansaraylarıyla şirin bir Osmanlı kasabasıydı.
    Şeyh Hakkârî’nin Günlük Yaşantısı
    Tâha’1-Hakkârî hazretleri teheccüd namazını evinde kılar, sabah ezanına kadar evinde evrad ve ezkar ile meşgul olurdu. Ezanla birlikte tekkeye çıkar, sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra kuşluk vaktine kadar tekkede bulunurdu. Her gün tekkesindeki dervişleri ve ilim tahsil eden talebeleri dolaşır, müşkillerini hallederdi. Tekke ve civarı, gelen ziyaretçilerle dolup taşardı. Bağlar halkı ekseriya tekkenin imaretinden yer içerdi.
    İkindi namazından sonra büyük “hatm-i hacegan” yapılırdı. Hatm-i hacegandan sonra İmam-ı Rabbani’nin Mektûbât’ı okunurdu. Mektûbat genellikle halifelerden birisi tarafından okunur, Şeyh Taha gerek gördükçe lüzumlu açıklamalarda bulunurdu. Akşam yemeği genellikle “akşam üzeri” yenilirdi. Böylece akşamla yatsı arasında bir yemek telaşı olmazdı. Şeyh Taha, seyr ü sülûke giren dervişlerine bizzat teveccühte bulunur ve teveccüh saatlerini kendisi tayin ve tesbit ederdi.
    Halka ve İdarecilere Karşı Tavrı
    Halkın her sınıfından insanlara karşı iltifatlarını esirgemez, zaman zaman ziyaretlerine gider, sıkıntılarına koşardı. Devlet ricaliyle münasebetlerini şeyhinin nasihatlarına uyarak zaruret miktarından öteye geçirmezdi. Nitekim devrin İran hükümdarı Mehmed Şah gördüğü bir rüya üzerine ehl-i sünnet mezhebine girmişti. Şöhreti İran’a kadar ulaşmış bulunan Taha’l-Hakkarî’den kendisine bir muallim göndermesini istedi. O da Şah’a Abdurrahman isimli bir halifesini gönderdi. Şeyhin, talebini yerine getirmesinden ve gönderdiği halifenin hizmetinden memnun kalan Şah, İran hududundaki iki kasabayı bütün varlıklarıyla Şeyh Taha’ya bağışladı. Fakat Taha’1-Hakkarî bunu kabul etmedi. Bir mektupla Şah’a şunları yazdı: “Ben Osmanlı teb’asındanım. Devletimin sayesinde şahsımın ve ailemin geçimi yolundadır. Alakalarınıza teşekkür eder, hediyelerinizi kabul edemeyişimin mazur görülmesini istirham ederim.”
    Hediyelerin kabul edilmeyişine üzülen Şah, Abdurrahim Efendi ile de istişare ederek tekrar elçi gönderdi. “Madem ki bu iki kasabayı kabul etmediler, bari buraya bağlı iki köyü kabul etsinler” diye yazdı. Ayrıca elçiyle şeyhe süslü bir asa ve kıymetli bir cübbe armağan etti. Şeyh köylere sahip çıkmadı, vakfetmekle yetindi. Asa ile cübbeye de el sürmedi. Durumdan bir vesileyle haberdar olan devrin Osmanlı sultanı Abdülmecid Han, bir name ile şeyhe bu davranışından dolayı iltifatlarda bulundu. Şeyh de hediyeleri padişaha sundu.
    İrşad Üslûbu
    Tasavvufta: “Arife işaret kafidir.” diye bir kaide vardır. Taha’l-Hakkarî hazretleri bu kaide gereği irşad ve eğitimde direkt metodu değil, endirekt yolu; işaret üslûbunu tercih etmiştir. Nitekim halifelerinden birisine şu tavsiyede bulunmuştur: “Halka önce işaretle muamele edin; bu fayda vermezse sözle uyarın. Bundan da nasib almayandan yüz çevirin…”
    Taha’l-Hakkarî hazretleri; “Misvakla kılınan bir rekat namaz, misvaksız kılınan yetmiş rekattan hayırlıdır.” (İbni Hanbel, VI, 272) hadis-i şerifine şu anlamı verirdi: Hadiste geçen “sivak” kelimesi misvakla ovmak manasına geldiği gibi, “sivak” yani “senden başkası” anlamına da gelir. Bu duruma göre hadisin manası şöyle olur:
    “Sensiz; yani kendini düşünmeden Rabbinle olduğun bir rekat, kendinle olduğun yetmiş rekattan daha değerlidir.”
    Rivayete göre bir gece Şeyh Taha’nın kilerine bir hırsız girmiş ve un çuvalını sırtlayıp kaçmak istemişti. Fakat hırsız kaldırmaya güç yetiremeyince çuvalın ağzını açta ve içinden bir miktar un boşalttı. Tekrar kaldırmak için hamle ettiyse de başaramadı. Yine boşaltıp kaldırmaya çalıştığı bir sırada Taha’l-Hakkarî kilere girdi. Çuvalın arkasından tutup: “Evladım yardım edeyim, herhalde kaldıramıyorsun?” dedi. Şeyhin ayak sesinin ardından konuşmasını da işiten hırsız, iyice buz kesmişti. Durumu fark eden Şeyh Taha, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Hadi ben yardımcı olayım da çuvalı sırtına yükleyelim, ama dikkat et, bizim adamlarımız görmesin. Belki seni üzerler. Bir daha da ihtiyacın olduğunda kilere değil, bize gel. Biz senin ihtiyacını görelim.”
    Hırsız bu müsamaha ve alicenaplık karşısında çok etkilendi ve iyice mahcub oldu. Şeyhten afv dileyerek bendeleri arasına katıldı.
    Vefatı
    Taha’l-Hakkarî hazretleri şeyhi tarafından irşadla görevlendirilişinin kırk ikinci yılında (1269/1853) müridleriyle bir gezintiye çıkmıştı. Sohbet sırasında şeyhe Şam’dan gelen iki mektup sunuldu. Şeyh Taha, mektupları damadı Abdülahad Efendi’ye okuttu. Ardından:
    “Şöhret afettir. Artık bizim ötelere seferimiz yakındır. Bize dünyadan nasib kalmamıştır.” dedi ve ihvanıyla dergaha döndü. Dergaha gelince fenalaştı. Hastalığının on ikinci günü etrafında bulunan akraba ve müridleriyle vedalaşıp helalleşti. İkindi vakti ruhu Hakk katına uçtu (1269/1853).
    Kabri, Hakkari’nin Şemdinli ilcesine bağlı Bağlar köyündedir. Bağlar kadısı olan kayınpederi ile amcası Abdullah Şemdinli’nin kabirleri de aynı mezarlıktadır. Amcasının mezarında kubbe olduğu halde o, mezarına kubbe ve türbe istememiştir.
    Taha’l-Hakkarî hazretleri pek çok halife yetiştirdi. Nakşîliğin Halidî kolu, Güneydoğu Anadolu, Irak ve Suriye’de adeta onun yetiştirdiği halifelerce temsil edilmiştir. Necip Fazıl’ın mürşidi Abdülhakîm Arvasî’nin şeyhi Seyyid Fehim Arvasî ile Taha’l-Harîri onun yetiştirdikleri arasındadır.
    -rahmetullahi aleyh-

  • Taha’l Hariri (k.s.)

    Altın silsilenin 32. halkası Irak’ın Musul vilayetine bağlı Erbil’in Harir nahiyesinden Şeyhi Taha’l-Hakkarî ile aynı adı taşıyor. Doğduğu Harir nahiyesine nispetle “Harirî” nisbesiyle ünlü Taha’l-Harîrî’nin hayatı ve hizmetleri hakkında M. Es’ad Efendi’nin Risale-i Es’adiyye’sinde kendi terceme-i halini kaleme aldığı bölümde verdiği bilgilerle, yine Es’ad Efendi’nin sohbetlerinde tutulan notlardan başka bir bilgiye sahip değiliz. M. Es’ad Efendi’nin: “Tarikat-i aliyyede seyr u sülüküm ne babamın, ne de dedemin irşad zamanlarına rastlamadığından o zamanın kutb-i irşadı bulunan Taha’l-Harîrî en-Nakşbendî el-Halidî hazretlerinin hizmetine girdim. 1292/1875 senesine; yani vefatına kadar beş sene müddetle hizmetlerinde bulundum ” şeklindeki ifadelerden Şeyh Taha’nın iyi bir tahsil görmüş, itibarlı ve saygın bir kişiliğe sahip olduğu anlaşılmaktadır.
    Dini ilimleri devrin ulemasından okuduktan sonra Mevlana Halid el-Bağdadînin Erbil’de bulunan halifesi Hidayetullah Efendi’nin hizmet ve himayesine girdi. Hidayetullah Efendi, Taha’l-Harîrî’nin yerine irşad makamına geçecek olan M. Es’ad Erbili’in dedesidir.
    Taha’l-Harîrî’nin, Mevlana Halid Bağdadî halifelerinden Osman Tavili ile de görüştüğü bilinmektedir. Hatta Osman Tevili’nin Şeyh Hariri hakkında”o, bizden büyüktür.” diye övgülerde bulunmuştur.
    Gerek Hidayetullah Efendi ve gerekse Osman Tavili ile görüşüp kendilerinden feyz alan Taha’l-Harîrî, devrin ünlü şeyhi Taha’l-Hakkari ile önce alem-i menamda, ardından kendisini ziyaret ederek görüşmüş ve çok kısa bir süre içinde hilafete hak kazanmıştır.
    Taha’l-Harîrî, ilk iki şeyhten gördüğü seyr u sülük, son şeyhten aldığı icazetten sonra fıtratındaki “üveysi” istidad sayesinde sık sık alem-i manada Allah Resülü’yle görüşmek şerefine nail olmuştur. Şeyh Taha, tarikat silsilelerinde “üveysi” yolla irşad gören şeyhlerin ilki değildi Nitekim Abdülhalik Gucdüvani ve Şah-ı Nakşbend hazretleri de üveysidirler. Üveysilik: Asr-ı saadette yaşayıp Hz. Peygamber’le cismani olarak görüşemeyen Üveys el-Karanî’ye nispetle kullanılan tasavvuf kavramıdır. Tarikat piri veya Hz. Peygamber’le rüya yoluyla görüşüp seyr u sülük gören tarik erbabı hakkında kullanılır.
    Vefatı:
    Taha’l-Harîrî. Erbil ve Musul bölgesinde yaklaşık kırk yıl süreyle halkı irşad ile meşgul oldu. 1292/1875 yılında vefat etti. Erbil’de medfundur.
    Hariri ve Riyazat
    Nakşbendiyye tarikatı, ruhu güçlendirip nefsi onun emrine vermek anlamına gelen “ruhanî usulü” uygulayan bir tarikattır. Bu yüzden bu tarikatta riyazata nefsanî tarikatlarda olduğu kadar önem verilmez. Hatta bazı şeyhler riyazat konusu üzerinde hemen hiç durmazlar Nitekim Taha’l-Harîrî de bunlardan biridir. Naklolunduğuna göre Es’ad Erbili hazretleri bir ramazan şey-hinin tekkesine gider. Ramazan boyunca orada riyazat yapmak ister Es’ad Efendi, iftarda çok çeşitli yemeklerin sofraya getirildiğini görünce vazifelilere bir daha böyle çok yemek getirmemelerini söyler. Ancak aldığı cevap ilginçtir:
    “Şeyh Tahal’l-Hariri hazretlerinin emri var, getirmek zorundayız.” Durumu Şeyh Hariri’ye haber verildiğinde o, Es’ad Efendi’ye ertesi gün şu uyarıda bulunur’ “Bizim yolumuzda salik, Ma’ruf Kerhi gibi olmalıdır Hane sahibi önüne ne tür yemek koyarsa yemelidir. Ayrıca bizim yolumuzda temizlik önce kalpten başlar. Kalb tasfiye ile salah kesb edince cesed de ona uyarak salah bulur. Bu bakımdan uzun uzun riyazata hacet kalmaz.”
    Keşf ehli olan İle olmayan
    Taha’l-Harîrî der ki: “Keşf ehli olan salik ile keşfi olmayan salikin hali, gözü gören ile gözü görmeyenin Hicaz yolculuğuna benzer. Her ikisi de yol boyunca daima gayelerine yaklaşmaktadır. Fakat gözü görmeyenin sevabı daha çoktur Seyr u sülükte de keşfi olmayan salik, görünmüyorsa da terakki halinde olduğu için keşfi olandan İyidir.”
    Taha’l-Harîrî’nin vefatına yakın halifesi M. Es’ad Efendi, kendi yerine oğlunun postnişin olması istirhamında bulundu ise de Şeyh Taha: “Oğlum ben varken vardır. Benden sonra yoktur Büyük babanız Hidayetullah Efendi’nin bende çok hakkı vardır. O hakkı ödemek İçin bu emaneti ben size terk ediyorum” dedi Vefatından altı ay sonra da Şeyh Taha’nın oğlu vefat etti. Taha’l-Harîrî’nin yerine M. Es’ad Erbili postnişin oldu.
    Şeyh Taha’l-Harîrî hazretleri ” Muhammedî-meşreb” olduklarından irşadları da Muhammedi üslupta idi. Hz. Peygamber (s a) Rasülü’s-sakaleyn (=iki ağırlığın, insan ve cinnin elçisi) olduğu gibi, Şeyh Taha hazretleri de “mürşidü’s-sakaleyn” yani hem insanların. hem de cinlerin mürşidi idi. Hatta cinnilerden “Cuddüh” adında bir halifesinin ve pek çok müridinin bulunduğu rivayet etilmektedir.

  • Mevlânâ Halid Bağdadi (k.s)

    DIŞ GÖRÜNÜŞÜ (HİLYESİ)
    Uzun boylu, beyaz tenli, kırmızı yanaklıydı. Saçları ve gözleri siyahtı. Hafif değirmi burunlu, uzunca kirpikliydi. Kolları uzun, omuzları genişti. Vücudu kıllıydı. Heybeti ve ağırbaşlı duruşu bakanlar üzerinde ürperti uyandırır, saygınlık telkin ederdi. Güzel giyinirdi. Halkın arasına çıktığı zaman, ne taylasanını bırakırdı, ne de asasını ikramı ve bahşişi böldü. Prensiplerine sıkı sıkıya bağlıydı.
    Altın silsilenin 30. halkası ve yeni bir kolbaşısı bu sefer Osmanlı ülkesinden, Irak’ın Musul vilayetine bağlı Şehrezür kasabasından Adı Halid b. Ahmed, lakabı Mevlana ve Zıyaeddin İslâm dünyasında Celaleddin Rumî’den sonra “Mevlana” (Efendimiz, büyüğümüz) lakabıyla anılan ve bu sıfatla meşhur olan ikinci kışı olduğuna bakılırsa tesir ve nüfuzu anlaşılmış olur. Kendisinden sonra Nakşîlik neredeyse “Halidîlik” olmuş ve bu kol Osmanlı ülkesinin en yaygın tarikatı haline gelmişti 

    HAYATINDAN ÇİZGİLER
    Ömrünün bir kısmı Bağdad’da geçtiğinden ve orada iken meşhur olduğundan “Bağdadî” nisbesiyle anılır. Baba tarafından Hz. Osman, ana tarafından da Hz. Ali soyundandır. 1193/1179 yılında bazı kaynaklara göre Şehrezur’da, bazılarına göre ise Baban’a bağlı Karadağ’da doğdu. İlk tahsilini önce babasından, ardından da Süleymaniye medreselerinde yaptı. Seyyid Abdülkerim Berzenci, Seyyid Molla İbrahim gibi alimlerden okudu. Süleymaniye’den Bağdad’a geçti. Bağdad’da bir sure ilim tahsiliyle meşgul olduktan sonra tekrar Süleymaniye’ye döndü. İlme doymuyordu adeta. Dini ilimlerden sonra fen ilimlerine merak sardı ve devrin Ali Kuşçu’su sayılan Muhammed Kuseym’den riyaziye, hesap, hendese, hey’et ve üstürlab gibi teknik bilimler tahsil etti.
    Üstün zekı ve yüksek ilmi kabiliyeti sayesinde çevresinde ilgi odağı oldu Devrin idarecileri kendisini bir medreseye müderris tayin etmek istedilerse de o bundan imtina etti. Henüz bu işe ehil olmadığını beyan ederek afv diledi. Ancak 1213/1798 yılında Süleymaniye’de ortaya çıkan taun vakasında hocası Abdülkerim Berzenci vefat edince onun yerine müderrisliği kabul etti. Yedi yıl sureyle sürdürdüğü tedris hizmetinden sonra içinde hissettiği boşluğu doldurmak ve manevi bir teselliye nail olmak amacıyla hacca gitmeye karar verdi. Hac yolculuğu sırasında Şam’a uğradı ve bir süre orada ikamet etti.
    Şam’da ikameti sırasında Muhammed el-Küzberi’den hadis icazeti, Mustafa el-Kürdî’den kadiri hilafeti aldı. Hac yolculuğu sırasında yolun meşakkatlerinin yanı sıra manevi bazı lütuflara ve tasavvufi irşatlara da mazhar oldu. Nitekim Medine’ de bulunduğu sırada kendisine rehberlik edecek mürşid ararken karşılaştığı hüsn-i hal sahibi bir zattan dua ve irşad talebinde bulundu. O zat, kendisine şu nasihat ta bulundu. “Mekke- i Mükerreme’de bulunduğun sırada zahiren gördüğün bazı hataları yargılayıp reddetmekte aceleci olma!”
    Halid Bağdadî arkardaşlarıyla Medine’den Mekke’ye geçti. Günlerini Kabe civarında ibadetle geçirmeye özen gösteriyordu. Yine bir gün sabahın erken saatlerinde Harem-i Şerif’te Delail okurken birinin sırtını Kabe’ye dönüp oturduğunu gördü. Kendisine bakmakta olan bu zat ile bir ara göz göze geldiler Arkasını kıbleye ve Kabe’ ye dönmüş bu zatın hali pek hoşuna gitmemekle birlikte Medine’de aldığı nasihat gereği sesini çıkarmamaya azimliydi. Ancak bu sefer sözü başlatan karşısındaki zat oldu: “Allah indinde mümin bir gönlün Kabe’den daha değerli olduğunu bilmez misin? Hem Medine’deki zatın söylediklerini ne çabuk unuttun?”
    Bu hikmetli ve anlamlı sözlerin etkisiyle başı dönen Halid Bağdadi gayr ı iradî sözün sahibinin dizlerine kapandı ve kendisini irşad etmesini istedi. Ancak şu karşılığı aldı “Sizin irşadınıza dair işaretler Hindistan tarafından geliyor. O tarafa yönelin!”
    Hacc farizasını tamamlayan Halid Bağdadî, Süleymaniye’ye döndü ve tedris hizmetine devam etti. Nihayet bir gün Abdullah Dehlevi’nin gezginci dervişlerinden Mirza Rahimullah Azimabadî’nin Süleymaniye’ye gelmesine kadar bu hizmeti sürdürdü. Mirza Azîmabadî ile Süleymaniye’de uzun uzun sohbet ve halvetlerde bulunan Mevlana Halid, Nihayet beklediği anın geldiğine inanmıştı. Dünyevi bütün meşguliyetlerini bırakarak mirza Azîmabadî ile Hindistan’a sefere çıktı (1224/1809). Yaya olarak tam bir yıl sürecek olan bu yolculuk boyunca da boş durmadı. Yolda her bölgedeki ulema ve meşayihin kabrini ziyaret etti. Pek çok alim ve şeyh ile görüşüp tanıştı. Nihayet Abdullah Dehlevi’nin dergahının bulunduğu Cihanabad’a vardı.
    Mevlana Halid, orada şeyhinin yanında bir yandan seyru suluk ile manevi eğitimini tamamlarken diğer yandan da şeyhinin izin ve işaretiyle Molla Abdülaziz el-Hindi’nin akaid ve kelam derslerine devamla icazet aldı. el- Hindi Tuhfe-i İsna Aşeriyye adında şiaya reddiye yazmış bir Nakşı şeyhi ve akaid bilginidir. Abdullah Dehlevi, müridi Halid Bağdadî’ye Nakşbendiyye, Kadiriyye, Sühreverdiyye, Kubrevivye ve Çeştiyye tarikatlarından icazet verdi .Dehlevi, müridindeki “benlik” duygusunu kırmak için onu küçük hizmetlerde kullandı. Temizlik yaptırdı Hatta helaları yıkattırdı. Nefsin azgın dalgalarını durulttu ve bir yılda onu eğitti.
    Şeyhinin yanında seyru sulükunu tamamlayıp irşad icazetini alan Mevlana Halid şeyhinden aldığı işaretle tekrar memleketine döndü. Son arzusu sorulduğunda verdiği cevap ilginçtir: “Son arzum dindir, dinin kemali ve kuvvet bulması için de dünyayı isterim.”
    1226/1811 yılında memleketi Süleymaniye’ye geldi Ardından şeyhinden gelen bir işaret üzere Bağdad’ a gitti. Orada vali Said Paşa’nın da desteğiyle İhsaiye medresesini ihya ederek ilk “Halidî tekkesi” haline getirdi. Engin bilgisi geniş tasavvufi etkisi kısa zamanda şöhret ve nüfuzunu artırınca çevrede hasedci nazarlar ve kıskanç tavırlar şahlamış işi kendisini Vali Paşa’ya şıkate kadar vardırmışlardı.
    Şikayetin bir ucu pay-ı tahta Sultan II. Mahmud’a kadar ulaştı Sultan Şeyhülislâm-ı çağırıp kararını vereceği sırada Şeyhülislâm Mustafa Asım Efendi Sultan a :”Ey iman edenler, size bir fasık gelir ve bîr haber getirirse onu iyice araştırın. Aksi halde bir topluluğa bilmeden bir kötülük etmiş olursunuz. Sonra da pişman olursunuz.” (el-Hucurat, 49/6) ayetini hatırlattı. Bunun zerine Sultan bu iş için iki adam gönderdi. Diğer taraftan Vali Said Paşa’nın yaptırdığı araştırmada Mevlana Halid’in haklı iddiaların iftira olduğunu ortaya çıkardı. Olayların yatışması için Mevlana Halid, memleketi Süleymaniye’ye döndü.
    Süleymaniye’de de hemen ikinci bir tekke açıldı. Gerek Bağdad’daki ilk tekkede, gerekse Süleymaniye’deki ikinci dergahta pek çok halife yetiştiren Mevlana Halid bunları İslâm ülkelerinin muhtelif merkezlerine gönderiyordu Süleymaniye den sonra bir ara tekrar Bağdad’a gelen Mevlana Halid, oradan da Şam civarında Salihiye’de üçüncü bir dergah daha açtı (1238/1822)
    Salihiye’de üç yıl kadar irşad hizmetiyle meşgul olduktan sonra 1241/1825 yılında tekrar hacca gitti. Hac dönüşü Şam da kolera hastalığına yakalandı. Çok geçmeden 12 Zilkade 1242, 10 Haziran 1826 yılında vefat etti. Vefatı sırasında ağzından “Ey itminana eren nefs, sen O’ndan, O senden razı olarak dön Rabbına!” (el-Fecir, 89/27-30) ayetleri dökülmüştü. Kabri, Şam Salihiye’de Kasyon tepesi eteğindedir. Halifelerinden Muhammed el-Firaki’nin delaletiyle kabrinin üstüne I. Abdülmecid Han tarafından kubbe yaptırılmıştır.
    Mevlana Halid’in tedris ve ilmi eserleriyle başlayan şöhreti, İslâm dünyasının her bölgesine gönderdiği yüzlerce halifesi sayesinde daha sağlığında iyice artmıştı. O’nun mürid ve müntesipleri arasında Mekkizade Mustafa Asım ve Mehmed Refik Efendi gibi şeyhü’l-İslâmlık makamını ihraz etmiş ilim adamları Said Paşa, Davud Paşa, Abdullah Paşa, Necip Paşa ve Namık Paşa gibi devlet ricali de yer almaktadır. Halidiyye’nin halk ve devlet ricali ile ilim adamları arasında kısa zamanda ve sür’atle yayılmasının temelinde genellikle Halid Bağdadî nin şeriatın zahirine sıkı sıkıya bağlı bir ilim adamı olmasıyla halifelerini genellikle ilim erbabından seçmesi gerçeği vardır. Mevlana Halid in bizzat yetiştirip görevlendirdiği 116 halife Halidiliği XIX asrın en büyük tarikatı haline getirmiştir. Ünlü hanefi fakihi İbn Abidin ile Ruhu’l-maani adlı tefsirin müellifi Alusî de Halidi mensubudur.
    AHLAKÎ VASIFLARI
    Halidi Bağdadî hazretleri cömert, güzel ahlaklı, halkın eziyetlerine sabırlı, açık ve tatlı sözlü, azimetle ameli seven, ihtiyatı elden bırakmayan, yetim ve dulları himaye eden, Allah yolunda kınayanın kınamasından korkmayan bir gönül eriydi.
    Huzurunda oturup zahirî ve batınî adaba riayet edenler, azamî derecede istifade ederlerdi. Huzurda bulunanların kalbleri dünya sevgisinden temizlenir, makam ve mansıp endîşesinden, gaflet pasından arınırdı.
    NASİHATLARİ
    Size kat’iyyetle emrederim ki, bütün varlığınızla sünnet-i seniyyeye sarılıp cahiliye adetlerinden ve bidatlerden sakının. Sufiye hakkındaki dedikodulara aldanmayın. ‘Paşa da olsa avamdan insanlarla ülfet etmeyin. Onlardan hangi vesileyle olursa olsun, bir şey istemeyin. Çünkü bu, sizin kötülükle itham edilmenize sebep olur. İki mefsedet arasında çaresiz kaldığınız zaman ehven olanını seçin. Mutlu kişi, başkasının başına gelenlerden ibret alandır. Daha önemli olanı, önemli olana tercih ediniz. Sakın ola ki sultanlarla ve devlet ricaliyle bir işe girişmeyin. Çünkü onları ıslah edecek güce sahip değilsiniz. Onları gıybet etmeyin, veliyy-i emrinize hayırlı işlerinde muvaffak olması için dua ediniz.
    Dünya perest tüccarları, ulema taslaklarını, ilmi halk arasında bir makam elde etmek için maşa olarak kullanan talebeleri, tenbellikleri sebebiyle yüklerini halka taşıtmaya çalışan asalakları, maneviyatı dünyasına basamak yapmaya kalkışan kimseleri, tarikata almayın, alsanız da bu tür davranışlarına fırsat vermeyin. Bilesiniz ki bana en sevgili olanınız, ehl-i dünya ile alakası olmayan, başkalarına yük olmayanızdır. Daha da sevimlileriniz fıkıh ve hadisle uğraşanlarınızdır. Nitekim tabileri çoğalanın şeytanları çoğalır, malı çoğalanın hesabı zorlaşır Tama ve şöhret sevgisine tutulan dünyalığını arttırmak, makama erişmek için her şeyi meşru görmeye başlar .Dünya ile dini değişir.”
    “Zikr-i kalbiye devam et. Yolda giderken de olsa onu bırakma’. Her işinde Allah’ın kuvvet ve kudretine iltica et! Sadat-ı kiram hazretlerinin rühaniyetinden istimdat et. Alimlere ve Kur’an hafızlarına ikram et. Mümkün mertebe Kur’an kıraatiyle ve en çok da fıkıh ilmiyle meşgul ol! Huzur-ı kalb,seni bu işten alıkoymasın!”.
    ESERLERİ
    Mevlana Halidi Bağdadî, sohbetleri ve yetiştirdiği halifeleri kadar yazdığı eserleriyle de ünlüdür. Bu eserleri muhtelif dini konuları ihtiva eder. Bir kısmı Farsça, bir kısmı Arapça”dır:
    1. el-Akdü’l-Cevheri: İlm-i kelamda “kesb” konusunda Maturidi ile Eş’ari mezhebi arasındaki görüş ayrılıklarım belirten bir risaledir. İstanbul’da basılmıştır.
    2. Rabıta Risalesi: Nakşbendiyye’de önemli bir yeri olan rabıta konusunu anlatan müstakil bir risaledir. Raşahat kenarında basılmıştır.
    3. Şerh Makamat-ı Harirî
    4. Şerh Hadis-i Cibril: Cibril hadisi diye bilinen meşhur hadisin akaid ve tasavvuf açısından yapılmış Farca bir şerhidir. Eser yazma olup bir nüshası Süleymaniye kütüphanesinde vardır.
    5. Siyelkütî Haşiyesi
    6. Akaid-i Adudiyye
    7. Divan, Farsça, Arapça ve Kürtçe şiirlerden meydana gelen bu eser, Sadreddin Yüksel tarafından terceme edilmiştir.
    Mevlana Halid’in hayatı ve menkıbeleri hakkında yazılmış Mecd-i Talid gibi müstakil eserler de vardır.
    -rahmetullahi aleyh-

  • MAZHAR CAN-I CANAN ŞEMSÜDDİN

    Doğumu – 1113 hicri. 1701 miladi. Vefatı 1195 hicri. 1781 miladi

    ŞEMAİLİ

    Uzun boylu, heybetli, gökçek yüzlü, buğday benizli, siyah sakallı, mehabet ve celal sahibi idi. Muhammed b. Hanefiyye neslinden olup seyyid idi.büyük dedesi ve ninesi büyük velilerdendi. Nineleri cemadatın tesbihatını açıktan işitirlerdi.

    Asil bir şecereye sahiplerdi. Şemsüddin 16 yaşlarında iken pederleri mirza can vefat etti.18 yaşında seyyid Muhammed hz. Lerine intisab etti.28. dedesı hazreti Ali kerremallahu veche dayanır. Dört yıl hizmet ve sohbetlerinde bulunarak seyru sulukunu tamamladı. Halife oldu, hırka giydi. Allah ın lütfu ile keşif ve tasarrufa nail oldu.

    Şeyhi seyid nur Muhammed hazretleri vefat ettikten sonra zamanın bütün meşayıhına hizmet etti. Sohbetlerinde bulundu kemale erdi. Nakşi, kadiri, müceddidi, çeşti,ve sühreverdi tariklerinden dersler verdi. Sahibu zaman idi. tarikat sahiplerini birbiriyle kaynaştırmada dirayet ve himmete sahipti. Gaibden teveccüh eder , tesiri derhal görülürdü. Ona imtihan kasdı ile gelenler derslerini alıp geri giderlerdi.

    Bir gün adamın birisi Şemsüddin hazretlerine gelir.

    Şemsüddin’in tantanası rahmani midir ,değil midir? Anlamak için geldim der.

    Hazret bu yersiz sözden müteessir olur, adamın yüzüne keskin bir şekilde bakar, adam yere düşer. Sudan çıkan balık gibi çırpınmaya başlar, kalkamaz, feryat eder. Yalvarır,

    Hüda hakkı için beni affet der. Tevbe ettim. Bir daha yapmam der. Hazret derki hakkın ismi araya girdi, ne yapalım der ve adamı kaldırır.

    1195 yılı muharrem ayının 9. Cuma günü akşam Allah diyerek fatihayı okur ve ruhunu teslim eder. < mazhar-ı can-ı canan habibullah > diye anılır.

    Mevlai mütealimiz hepsının himmetlerinden ayırmasın. Amin

  • Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s)

    Uzunca boylu, esmer tenli, güzel yüzlüydü Gözleri büyükçe, sakalının iki tarafı seyrekçeydi. Zahir ve batın ilimleri derlemiş, zühd ve takva ehli bir zattı. Heybetli bir yüzü, müessir bir siması vardı. Yüzünü görenler etkilenir, durumlarına göre tevbe eder veya hidayete ererdi.
    Muhammed Masum’un oğlu. İmam-ı Rabbani’nin torunu 1049/1639 yılında Serhind’de doğdu. Tasavvuf ve tarikatte üstadı, babası Muhammed Ma’sum Seyr u sülukunü tamamladıktan sonra babası tarafından Delhi’de irşada memur edildi. Burada ki tekkesi ruhanî bir eğitim merkezi oldu. Halkın her sınıfından binlerce insanla dolup taştı Bu dergahtan pekçok halife yetişti. Burada yetişen halifeler aracılığıyla, Nakşbendiyye’nin Müceddidiye kolu, Afganistan, Türkistan, Irak ve Şam belgeleme kadar yayıldı. Evi ve dergahı kafile kafile gelen ziyaretçilerin konağı oldu. Dedesi İmam-ı Rabbani’nin kendisine karşı büyük mücadele verdiği Ekber Şah’ın torunu ve zamanın sultanı Alemgir Evrengzîb onun bendeleri arasında yer aldı. İmam-ı Rabbani ve oğlu Muhammed Masum’un mücadeleleri böylece meyvesini vermiş oluyordu. Sultan Alemgîr takva ehli bir zat olarak yetişti. Sultanın Seyfeddin Serhendiye intisabının ardından pek çok vezir ve devlet ricali de onun yolunu izledi. Tarikat neşvesiyle marifet deryasına daldı.
    Alemgir Evrengzîb İle:
    Şeyh Seyfeddin Serhindi’ye bende olan Sultan, şeyhinin gösterdiği nurlu yolda hızla mesafeler katetti. Ülkesinde adaletin hakim olmasını sağladı. Raşid halifeler gibi sünnet-i seniyye yolunda yürümeye büyük özen gösterdi. Sultan maneviyatın cezbesine kendini tam kaptırmıştı. İlerlemiş yaşına rağmen Kur’an’ı hıfz etti. Geceleri zikir, fıkır ve ibadetle meşgul oluyor, manen terakkiye devam ediyordu. Nihayet “letaif’ten “ahfa” mertebesine gelmişti. Kendisine garib bazı ilhamlar ve haller gelince durumu şeyhi Muhammed Seyfeddin’e anlattı. O da onun sıkıntısını manevi tasarruflarla feraha çıkardı. Ayrıca durumu henüz hayatta olan babası Muhammed Masum’a yazdı Muhammed Masum cevabî mektubunda sultanın durumunun sağlam ve gelişmelerin yerinde olduğunu ve sonuçdan pek sevindiğini oğluna bildirerek şunları yazdı: “Sultanın azamet, heybet ve şevketine rağmen, Hakk’a tabi olup size intisab etmesi şükrü gerektiren büyük bir nimettir” Muhammed Ma’sum’un Mektübat’ının III cildinde 221 ve 227 sırada bulunan oğluna yazdığı mektupların muhtevasından sultanın tarikata girmesinden letaif, rabıta ve zikirle meşguliyetinden şeyhin duyduğu sevinç ifade edilmekte ve sultanın emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-ı ani’l-münker konusundaki gayretleri öğülmektedir.
    Tarih kitapları Muhammed Seyfeddin’in kendisine intisab eden Alemgirşah Evrengzib’in sarayına gelmesi olayını şöyle nakleder: “Şeyh, şahın sarayına geldiğinde duvarda bir takım resimler görür. Ve bunların derhal indirilmesini söyler. Şah da tereddütsüz itaatle resimleri indirtir. Ve uzunca bir süre sarayda sohbet ederler.”
    Heybeti ve Etkisi
    Muhammed Seyfeddin emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker konusunda çok titizdi Nitekim Muhammed Ma’sum oğlunun bu durumu hakkında şunları söyler: “Hind ülkesinin neresinde bir münker, bir kötülük işlendiğini duysa hemen onun üstüne gider, onu ortadan kaldırmaya çalışır. Duyduğu bir kötülüğün bir an bile kalmasına dayanamazdı.”
    Manevi mehabeti sebebiyle sultanlar ve kumandanlar bile huzurunda tam bir edeble el-pençe divan durur, oturmayı su-i edeb sayarlardı
    Adamın bin bir gün Şeyh Seyfeddin’in huzurunda durup haline şöyle bir baktı ve kendi kendine “Bu şeyh de amma da büyüklük taslıyor”, diye düşündü Muhammed Seyfeddin onun bu manalı bakışından hakkındaki su-ı tefehhümünü keşfederek dedi ki:
    – Bende biri büyüklük varsa o Hakk’a aittir Küçüklük ve kusur varsa bendendir.
    Muhammed Seyfeddin’in kemalini kabul etmeyen adamlardan biri şöyle bir rüya gördü: Emniyet kuvvetleri kendisini yakalamış bir yandan dövüyorlar, öbür yandan da şunları söylüyorlar:
    – “Sen misin bizim şeyhimizin halini beğenmeyen, onu kabul etmeyen? Halbuki o Hakk’ın sevgili kuludur.”
    Adamcağız uyandığında vücudunda sopaların sızısını hisseder ve bunu şeyhin bir tasarrufu sayarak koşup kendisine intisab eder.
    Ney ve Sema
    Anlatıldığına göre, Şeyh Seyfeddin bir gün evinde otururken komşuda çalınan bir ney sesi duyar. Ve nağmenin tesiriyle bayılıp düşer. Kolu feci bir şekilde incinir. Kendine geldiğinde der ki:
    – Ney ve ilahi dinlemeyi terketmemden dolayı bazıları benim aşktan yana nasipsiz olduğumu sanıyorlar. Halbuki asıl nasipsiz, beni öyle sananlar. Çünkü aşık olan böyle yanık ve sûzişli ney sesini dinlemeye nasıl dayanabilir.
    Yine bir gün coşkulu dervişlerinden biri, bir ney ve sema meclisine tesadüf eder. Ney ve semanın tesiriyle vecd ve cezbe içinde uçar gibi okunan ilahileri dinler. Kendisini iç dünyasının coşkusuna kaptırır. Fakat edebinden nara atıp ses çıkaramayınca oracıkta can verir. Bu dervişin durumu Şeyh Seyfeddin’e haber verildiğinde şunları söyler:
    “Ney ve sema, duygulu gönüller ve hassas ruhlar için tehlikelidir. Ulemanın bu konuya cevaz vermedeki tereddüdünde şüphesiz bir hikmet vardır.”
    Vukûf-i kalbî ve Sohbet:
    Hergün dergahında 1400 kişiye iki öğün leziz yemekler pişirilir, gerek dervişlere gerekse gelen ziyaretçilere ikram olunurdu. Ziyaretçilerden biri bir gün merak saikıyla sordu:
    – Bu yolda aslolan “kıllet-i taam” değil mi? Siz boyuna yediriyorsunuz.
    Şeyh Seyfeddin şu karşılığı verdi:
    – Gıdayı büsbütün azaltmak vücudu takattan düşürür. Bizim yolumuzun pirleri “vukûf-u kalbî” ve “sohbet” esası üzerinde durmuşlardır. Riyazatta aşırılık, ve açlıkla vücuda meşakkat vermek bazı olağanüstü hallerin meydana gelmesini sağlayabilir. Fakat biz bunları muteber saymayız. Bizim gayemiz zikre devam, Allah’a teveccüh, sünnete ittiba ve meşru işlerle iştigal suretiyle nur ve berekatı arttırmaktır.
    Pekçok halife yetiştiren Muhammed Seyfeddin, 1096/1684 yılında Serhind’de vefat etti. Ve oraya defnolundu.
    Yetiştirdiği halifelerden başlıcaları: Şah Abbas, Şeyh Sadreddin Sufi, Şeyh Ebu’l-Kasım, Şah İsa ve Seyyid Nur Muhammed Bedayünî’dir. Kendi yerine halef bıraktığı da bu sonuncusudur.
    -rahmetullahi aleyh-

  • Muhammed Ma’sum Es-Serhindi (k.s.)

    Uzun boylu, buğday benizli, gökçek yüzlüydü. Gözünün beyazında bir miktar kırmızılık vardı. Havf ve haşyeti galip, daimi huzura malik bir gönül sultanıydı.
    Asıl adı Muhammed’di. Günaha düşmekden ve şüphelilere yaklaşmaktan çok sakındığı için “Ma’sum” ikabıyla anılırdı. İmam-ı Rabbani’nin yedi oğlundan üçüncüsüdür. Babamdan sonra, ilim, marifet takva ve yakîn açısından onun yerine en layık olanı olduğundan halefi oldu. Akranları ve tanıyanları kendisine “el-Urvetü’l-vüska” (sağlam kulp) lakabını vermişlerdi.
    1007/1598 yılında Serhind’de doğdu. İlk dînî ilimleri önce ağabeyi muhammed Sadık’tan, daha sonra da babasından okudu. Muhammed Tahir el-Lahorî de hocaları arasındadır. Üç ayda Kur’an’ı ezberleyebilecek bir hafızaya sahipti. Babasının ders ve sohbetlerinin aralıksız müdavimiydi. Çok kısa sürede İmam-ı Rabbani’nin müntesibleri arasında temayüz etti. Babası ondaki bu fevkaladeliği sezerek büyük manevi makamlara ereceğini müjdelemişti. Babasının vefatından sonra irşad makamına oturdu. O zaman henüz yirmi yedi yaşlarında bir gençti. Gençliğine rağmen halinin kemali herkesçe müsellemdi. Bir ara hac için Hicaz a gitti Bir sure Medine-i Münevvere’de mücavir olarak kaldı ise de tekrar memleketine döndü. Ömrünün kalan kısmını ders ve irşadla geçirdi. Ders olarak genellikle Beyzavi Tefsiri, el-Mişkat ve el-Hidaye gibi fıkıh ve hadise dair muhtelif eserler okuttu.
    Babası gibi, ilim ve tarikat yolunda pekçok hizmetlerde bulundu. Bid’at lerle mücadele etti Yüzbinlerce kişiye inabe verdi. Binlerce halife yetiştirdi. Delhi dergahı bütün İslam dünyasınca meşhur oldu. Arap, Acem, Türk, Tacik pek çok kimse bu ocaktan yetişti. Şeyh Seyfeddin, Şeyh Mirza, Mazhar-ı Can-ı Canan buradan yetişenlerdendir. Nakşbendiyye’nin Müceddidiyye kolu, zamanla Hindistan, Türkistan ve Horasan bölgesinin en yaygın ve en etkili tarikatı haline geldi Bu yüzden bazıları Şeyh Muhammed Masum hakkında “Kıt’aların ve ülkelerin kandili, Hindistan dan Anadolu’ya yeryüzü onun fazl ve bereketiyle aydınlandı” demektedir.
    İmam-ı Rabbani’nin Mektübat’ ına benzer tarzda ilahî sırlardan ve tasavvufî inceliklerden bahseden üç cildlik Mektübat’ı vardır. Bu eseri, Müstakimzade Sadeddin Süleyman tarafından Türkçe ye çevrilmiş ve İstanbul’da (1277 H ) basılmıştır.
    Muhammed Ma’sum 1079/1668 yılında Serhind’de vefat etti Orada medfundur
    İmam ı Rabbanî, oğlu Muhammed Ma’sum’la tefe’ül eder Onun doğumunun kendisine hayır getirdiğini söylerdi. Çünkü şeyhi Muhammed Baki Billah île buluşup karşılaşması, Muhammed Ma’sum un doğumundan hemen sonraydı. İmam-ı Rabbani bu yüzden ona özel bir ilgi duyar ve. “Oğlum sende asalet eserleri var. Senin hilkatinde nur-ı Muhammedi’nin hilkat çamurundan bir eser, bir bakiyye mevcut’ diye iltifatta bulunurdu. Vefatına yakın sırada oğluna “Bende tasavvuf ehline aid ne varsa hepsini sana verdim. Seninle olan alakam, tasavvuf ve tarikat sebebiyledir. Şimdi onu da sana emanet ediyorum ” diyerek onu yerine halef bıraktı.
    Nefs ve Fena Hali:
    Sordular
    – Tasavvuf yolunun yolcularına şeytan sataşır mı’? Şunu söyledi:
    -Bu konuda en sağlam ölçüyü Abdulhalik Gucduvani veriyor “Şeytan, Maneviyat yolunun yolcusuna fenaya ermedikçe öfke anında sırayete yol bulabilir. Fakat nefsini fenaya erdirmiş bir kimsede öfkenin yerini gayret, yanı kıskançlık ve düşkünlük alır. Gayret, şeytanı kaçırtır.
    “Fena” halini şöyle anlatırdı. Fena hali gelince zat tecellisi arifin bütün benliğini sarar Kul, kendi fiil ve sıfatlarını Hakk’ın fiil ve sıfatları olarak görmeye başlar, kendi fiil ve sıfatlarını hatta zatını görmez olur. Böylece fenaya eren kimse, ikinci bir doğumla kendisine bağışlanan bir varlıkla var olur. Bu vasıflarla “hakkalyakîn”e ulaşana İslamın güzelliği açılır. İslam’ın güzelliğine eren de hayretten, dehşetten ve şaşkınlıktan kurtulur .
    Takva ve Arınma:
    Takvayı bir arınma işi olarak görürdü Hakk’tan başka şeylerden, masiva kirinden temizlenmedikçe takva gerçekleşmezdi. İç alemde ne göze gelen bir mana ve ne de bir iz kalmamalı ki, “Her şeyden kesilip sadece Allah’a yönel!” (el-Müzzemmil, 73/8) ayetinin sırrı tecelli etsin. Böylece kul kendinden geçer, halk ve emir alemiyle bağlantılardan soyutlanır. “Ey iman edenler, gerçek anlamı neyse o şekilde takva sahibi olunuz.” (Al-i İmran, 3/102-103) ayetinde Allah Teala adeta şöyle buyuruyor: Ey zahiri halleriyle müslüman olanlar, Allah a göre “ağyar olan şeyleri bırakın Tertemiz olarak Allah’a koşun Oyalayıcı, bağlayıcı şeylerden kaçın Nefs bağından da kurtularak gerçek hürriyete kavuşun. Bu öylesine bir yöneliş olsun ki, halk alemindeki vücudunuzdan ve emr aleminden olan hususiyetinizden eser kalmasın. Ayetin devamında “Ancak ve ancak müslüman olarak olunuz!” buyurulmaktadır. Ya ölmeden evvel ölmek sırrına ereceksin, ya da müslüman olarak ölmeye çalışacaksınız. Hakiki İslam, tam bir teslimiyete ermektir. Bu ayette tam bir teslimiyetle manen olmuş olmaya fani arzulardan soyutlanmaya teşvik vardır. Bunlar sürekli olmalıdır Böyle ölmeden evvel ölmek sırrı şimşek gibi gelip geçici olursa, tesiri daimi olamaz “Toplu olarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” şeklinde devam eden ayet Kur’an’a ve onun uygulayıcısı Hz Peygamber (s a) e bağlılığı emretmektedir.
    Şühüd veya Müşahede
    Muhammed Masum bu konuda şunları söylerdi. Büyükler müşahede halinden yana gözlerini yummuşlardır. Onlara göre vuslat hayaldir, bu yüzden gayb ile yetinir ve bunu bin müşahededen üstün tutarlar. Gayretlerini kulluğa teksif ederler. İmama yetişip ilk tekbiri onunla almayı, bin kere tecelliye ermekten daha güzel sayarlar, zuhurattan ileri görürler. Huzur ve huşu içinde secde yerine bakmayı şühuddan ve müşahededen hoş bulurlar.
    Sevgi Üstüne
    Mektubat’ında çok ince konuları, nezih bir üslub içinde anlatan Muhammed Ma’sum gerçek sevgiyi sevenle sevilen arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır. “Sevgilinin sevgiliye nimet vermesi de aç bırakması da bir olmalıdır. Seven, sevdiğinin in’amından da, acı vermesinden de zevk almalıdır. Hatta sevgilinin acı vermesi, nimet vermesinden daha hoştur. Çünkü nimette sevenin menfaati söz konusudur. Acı gelen şeylerde ise sevilenin hoşnudluğu mevzubahstir Bu yüzden acılar, nimetten daha çok, kulu Allah’a yaklaştırır.
    Tarikatta sevginin başlangıçtan nihayete kadar lüzumunu şöyle belirtirdi. Sevgi sadık müridi, şeyhinin kemalatını cezbetmeye sevkeden bir güçtür. Sevgi sayesinde murid şeyhinin boyasına boyanır, onun fırınında pişer. Bu sevgi sayesinde gönül dünyası şeyhiyle bütünleşir. Onun aracılığıyla sevgi deryasında dalgıç gibi aşk incileri derlemeye başlar. Ancak sevginin zuhuru çoğu zaman hüzündür Gönüldeki sevgi ateşi dışa hüzün olarak yansır. Nitekim Alemlerin Efendisi, Hz Peygamber (sa) sevgi deryası olduğu halde daima hüzünlü idi. Gülmeleri bile tebessümden ibaretti.
    Muhammed Ma’sum, Nakşbendiliğin sohbet yolu olduğu esasından hareketle şunları söylüyor. ‘Bid’at ehli kimselerin sohbetinden uzak durmalıdır. Bid’at olan şeylere bulaşmaktan da sakınmalıdır. Kurtuluş sünnettedir.
    Kamiller sohbetini aramalı, nakıs kişilerin sohbetinden kaçınmalıdır Çünkü nakıstan kamil gelmez’.
    Muhammed Ma’sum emaneti oğlu Muhammed Seyfeddin’e bırakarak Hakka yürüdü.
    -Rahmetullahi aleyh.

  • İmam-ı Rabbâni Ahmed Faruki (k.s.)

    Uzun boylu buğday benizli, gökçek yüzlüydü. Kaşları siyah ve hilal biçimindeydi. Gözlerinin beyazı oldukça beyaz, siyahı daha siyahtı. Bakışları canlı ve keskindi. Çekme burunlu, dudakları ince kırmızı renkliydi. Ağzı orta büyüklükteydi. Dişleri inci gibi düzgün ve parlaktı. Sakalı gür ve büyükçeydi. İkinci hicrî bininci yılın yenileyicisi yani “Müceddid-i elf-i sanî.” Nakşî, Kadirî, Suhreverdî, Çiştî ve Kubrevî tarikatlarından icazetli Rabbani imam ve Rahmani mürşid.
    Altın silsilenin 24. halkası “İmam-ı Rabbanî” lakabıyla anılan mürşidimizin asıl adı Ahmed b. Abdülahad el-Farukî. “Farukî” nisbesi, ikinci halife Hz Ömeru’l Faruk’un soyundan olmasından “İmam-ı Rabbani” Allah adamı imam,demek Müceddid-i elf-i sanî” şöhreti, Hz Peygamber’in “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyen (müceddid) gönderecektir.” (Ebu Davud, Mışkat, l, 82) hadis-i şerifi gereği, ikinci bin yılın başında gelen “müceddid” sayılmasından.
    İmam-ı Rabbani, 971/1563 yılında Hindistan’da Delhi ile Lahor arasındaki Serhind denilen yerde doğdu. İlk hocası babası. Ondan Arapça ve İslamî ilimler tahsil etti. Küçük yaşta hıfzını tamamladı. Kemaleddin Keşmiri’den aklî ve nakli ilimleri, İbnu’l-Haceri’l-Mekkî île Abdurrahman b. Fihri’l-Mekkî’den muteber hadis kaynaklarını, Behlul Bedahşanî’den de fıkıh, tefsir ve diğer islamî konulara dair eserleri okudu. Onyedi yaşında iken icazet alacak seviyeye geldi. İlim tahsili sırasında bazı eserler telifiyle meşgul olacak kadar ilme ve telife yatkındı. Küçük yaşlardan itibaren tasavvuf yoluna olan meyli sebebiyle babası eliyle Kadiriyye, Suhreverdiyye ve Çiştiyye gibi tarikatlara intısab etti.
    Babasının vefatından sonra hac vesilesiyle memleketinden ayrıldı. Hac dönüşü Delhi’ye geldiğinde Nakşbendi ulularından Muhammed b. Baki billah’a intisab etti. İki aydan biraz fazla bir zaman içinde seyr ü sülukunu tamamladı.
    İmam-ı Rabbani, Hind-Moğol hükümdarlarından Ekber-Şah’ın başlattığı, karma yeni bir din, ihdası fikrine karşı “saf ve temiz İslam”ı bütün güzellikleriyle savundu ve Ekber’ın oğlu Cihangir’in ve ona tabi olanların İslamî vasata ermelerini sağladı. İrşad, tebliğ ve mücadelelerle geçen ömrünü 63 yaşında noktaladı ve Serhind’de 1034/1625 yılında vefat etti. Serhind kabristanında medfundur. Türkçe telaffuzu bazan ‘Serhend” şekliınde ifade edilen bu yerin doğru adı Serhind’dir. Hindistan sınırı demektir.
    Denizin Denize Kavuşması Gibi
    İmam-ı Rabbanî, Nakşî yolunu öğrendiği şeyhi Muhammed Baki billah île Delhi’de karşılaştı. Ancak bu karşılaşma, tesadüf eseri meydana gelmiş değildi. Belki de Bakibillah’ın Delhi’ye gelişi, ilahî kaderin “Muceddid-i elf-i sanî” olarak takdir buyurduğu Ahmed Farukî’yi yetiştirmek içindi. Şeyhi Hacegî Muhammed Emkenegî tarafından İmam-ı Rabbanî’yi irşad için gönderilen M. Bakibillah ile İmam-ı Rabbani’nin buluşması iki denizin birbirine kavuşması gibiydi. Ahmed Farukî, sahip olduğu üstün kabiliyet sayesinde iki ayda şeyhinin yanında sülukunu tamamladı. İmam-ı Rabbani, bunu bizzat kendisi Mektubat’ında (l,333 vd 190 Mektup) ve ondan naklen el-Hanî, el-Hadaiku’1-Verdiyye adlı eserinde anlatmaktadır. Mektübat’ın verdiği bilgilere göre İmam-ı Rabbani, “lafza-i celal” zikriyle başladığı sülukunu gaybet, fena, cem’, sahv ve sekr hallerinden geçerek “müşahede”ye erdiği şeklinde anlatır. Müşahede halinde bütün zerreleri Hakk Teala’nın görüldüğü aynalar olarak tanımlar. Onun ardından Hakk’ı, varlığının bütün zerreleri ile beraber görür. Bunu, Hakk’ı kainata bitişik, ya da ayrı olmayarak, içinde veya dışında bulunmayarak müşahede hali izler. Bunun ardından, Hakk Teala’yı kainat île ilişkisi olmayan ve keyfiyeti bilinemeyen bir ilgi içinde bilir. Nihayet keyfiyet, ya da tenzih ile de olsa müşahede edilen Hakk’ın tekvîn (yaratma) sıfatıdır.
    Bu halleri anlattıktan sonra şeyhi tarafından kendisine irşad icazeti verildiğini ve bu emre uyarak irşada başladığını anlatmaktadır.
    Yaşadığı Dönem
    İmam-ı Rabbanî’nın yaşadığı dönemde Hindistan bölgesinin idaresi Moğol hükümdarlarının elindeydi. Bunlardan özellikle imam ile çağdaş olan Ekber Şah, sapıklığın, dalaletin zirvesindeydi. O, Hinduizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlerin, beğendiği taraflarını alarak yeni bir din kurma gayreti içindeydi. Ancak onun kurmaya, çalıştığı din, en çok Hinduizmden etkileniyordu. Sultan, hindulara yaranmak, onların gönüllerini kazanmak istiyordu. Mecüsîlerden ateşe tapmayı, hristiyanlardan çan çalmayı, istavroz çıkarmayı, hindulardan dini gün ve bayramları, merasim ve törelerle ruh göçünü, tenasüh inancını aldı. Devrin tasavvuf mensubu sayılan bazı kimseler filozofların özellikle işrakiyye ve Revakiyye felsefelerinin varlıkla ilgili görüşlerini Hind felsefesiylede karşılaştırarak anlatıyordu. Böylesine karışık ve sultanların uluhiyet iddiasına kalkıştığı bir dönemde yetişen İmam-ı Rabbani, çok büyük bir mücadele verdi. Silahsız ve kimsesiz bu gönül mücahidi, tek basına güzellikler dini İslam’ı savundu. Sultan; hapis, işkence, her türlü sindirme politikalarını izlediyse de başarılı olamadı. Hükümdarın uydurduğu din, bütün sapıklıklarıyla tükendi. İmam-ı Rabbani ezilen, yara alan islam’ı yeniden dirilik ve güzelliğiyle hayata koydu. Tasavvufa, ruhbanlık ve felsefi cereyanlardan sokulmak istenen “hulul, ittihad ve tenasüh” gibi düşünceleri atıp onu asıl kaynağı olan Kur’an ve Sünnet çizgisine getirdi. Halk arasında yayılan bid’at ve cahiliyye adetlerini temizleyerek şeriata bağlılığı perçinledi. İmam-ı Rabbani’nin terbiye anlayışıyla yetişmiş binlerce halife, mürid ve müntesihi, bu düşünceleri Orta Asya, Anadolu, Irak ve Suriye taraflarına da taşıdı.
    Eserleri ve Mektubat’ı:
    İmam-ı Rabbani, gençlik yıllarında bir takım eserler ve risaleler kaleme almışsa da, şeyhlik yıllarında gönül sohbeti ve mektupla irşad usülünü benimseyerek, eser telifini bıraktı ve Mektup’la irşad, Hz. Peygamber’le başlayan bir tebliğ yöntemiydi. Asr-ı saadetten sonra pek çok ilim ve gönül adamı, bunu benimsedi. İmam-ı Rabbanî’nin gerek talebelerine ve halifelerine, gerekse halktan kendisine soru soran kimselere yazdığı mektuplar bir eser haline gelmiş, muhtelif dillere terceme edilerek kaynak eser niteliği kazanmış, tasavvuf ve ahlakta müracaat kitabı olmuştur.
    Vahdet-i Vücud -Vahdet-i Şühud:
    İmam-ı Rabbanî’nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle “Vahdet-i vücüd” denilen “Panteizm” ile karıştırılan vahdet-i vücudu “Vahdet-i şühüd” adıyla daha anlaşılabilir hale getirmesidir. Vahdet-i vücud’daki “Herşey O’dur” anlayışına, “Herşey O’ndandır” şeklinde anlayan, Hakk ile halkın ayrı ayrı varlığı bulunduğunu, ancak halkın vücudunun Hakk’ın varlığına göre gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. “Eşya’da Hakk’ı görme” şeklinde ifade edilen vahdet-i şühud bir bakıma vahdet-i vücudun ileri derecesi olarak görülmesidir.
    Dervişlik, Şeyhe Teslimiyyet
    Müridin, şeyhine bağlılıkta “Gassal (ölü yıkayıcı) önündeki ölü gibi olması gerektiğini” öğütlerdi. Minnet ve ıstırabı aşkın levazımı sayardı. Yoksulluk, sıkıntı ve derd, çaresiz katlanılacak hususlardandı. Çünkü dost, sevdiğini, kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış bir halde görmek ister. Bu makamda huzur huzursuzlukta, karar kararsızlıkta, rahat rahatsızlıkta olurdu. Bu makamda nefsin talebine çare aramadan kendini minnet ve ıstıraba bırakmak, devanın ta kendisidir. Devlet, O’ndan ne gelirse razı olmaktır.
    Dervişlikte kemalin şartı olarak fenaya ermeyi şart koşardı. O’na göre fena “ölmeden evvel ölmek” sırrına ermekti. Değilse insan, kalbi, dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamazdı.
    Anlatıldığına göre Abdülhakim Siyalkuti, İmam-ı Rabbani ile çağdaştı ve onu küçümseyenlerdendi. Bir gece rüyada, İmam-ı Rabbani’yi gördü. İmam ona: “Habibim sen “Allah” de geç. Onları daldıkları bataklıkta bırak da oynayadursunlar” (el-En’am, 6/91) ayetini okudu. Rüyada bu ayetin manası sayesinde Şeyh Abdülhakim’in kalbinde aşk, muhabbet ve şevk meydana geldi. Kalbi “Allah Allah” diyerek uyandı. Uyandıktan sonra da zikr-i ilahî devam etti. Doğruca İmam-ı Rabbanî’ye gidip intisab etti. Rivayete göre İmam-ı Rabbanî’ye Müceddid-i elf-i sanî sıfatını veren odur.
    Sahabe ile Veli Arasındaki Fark
    Fena, baka, süluk ve cezbe ile Hakk’a yakınlık için, “velayet yakınlığı” tabiri kullanılır. Ümmetin velileri bu “yakîn” ile şereflenmiştir. Ashab-ı kiramın Resülullah (s.a) Efendimizin sohbetiyle elde ettikleri yakınlığa “Nübüvvet yakınlığı” denilir. Nübüvvet yakınlığı, ittiba ve veraset yoluyla gelmiştir. Bu yüzden bu yakınlıkta fena, baka, cezbe ve sülük yoktur ve bu yakınlık, velayet yakınlığından üstündür. Çünkü nübüvvet yakınlığı, asıl yakınlıktır. Velayet yakınlığı ise onun gölgesinde bir yakınlıktır. Velayet yakınlığına ulaşmak için fena, baka, cezbe ve sülük, öncü ve başlangıç sayılır. Eğer yol, nübüvvet yakınlığı caddesine düşecek olursa, o zaman bu öncü ve başlangıca gerek kalmaz. Ashab-ı kiram nübüvvet yakınlığı caddesinden yürümüşlerdir.
    Şeriat ve Tarikat
    İmam-ı Rabbanî’ye göre gerçekte şeriat ve tarikat birdir, ikisi arasında ayrılık, gayrılık ve fark yoktur. Ancak toplu ve açık tasnifte farklılık vardır. Şeriat icmaldir, derli toplu belli manalardır. Hakikat ise ayrıntılardır. Birine çeşitli delillerle, diğerine keşf ile erilir. Biri gayb, biri şehadettir. Şeriat gayb, hakikat ise şehadet sayılır şeriat gayba imanı emreder, hakikate erince gizli, saklı bir şey kalmaz, her şey açık hale gelir. Şeriatın emri gereği açıklanmış hükümler, hakka’l-yakîn hakikatıyla tahakkuk edince aynen açığa çıkar, ayrıntıları ile ortaya dökülür. Daha önce gayb, iken şehadet aleminde gözükürler. Hakka’l-yakîne eren kimsede meydana gelen, ilimler, şeriat ilimlerine uygun düşer. Arada kıl kadar da olsa bir ayrılık olsa hakka’l-yakîn makamının hakikatine ulaşılmamış sayılır.
    Erbab-ı tarikatten sadır olan ve şeriatın emirlerine aykırı görülen tutum ve sözler, genellikle vaktin manevi sarhoşluğuna yorulur. Bunlar seyr ü süluk esnasında meydana gelir. Yolunu tamamlayan kimseler, ayıldığı, sahv ve temkine erdiği için onlarda bu tür sözler kalmaz
    Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Nakşbendîlik
    İmam-ı Rabbanî Nakşbendiyye tarikatının başının Hz Ebü Bekir olduğunu belirttikten sonra, bu yoldaki bağlılığın bütün bağlılıkların üstünde olduğunu anlatır. Çünkü onların bağlılıkları Hz Ebu Bekir (r a)’ın huzuruna bağlı özel bir bağlılıktır. Ayrıca Nakşbendiyye tarikatının bir başka özelliği de, bu yolda, sonda elde edilecek makamın, işin başında elde edilmesidir. Çünkü Şah-ı Nakşbend,’Biz sonu, öne aldık” buyurur. Tarikatte nihai gaye Hakk’a vuslattır, onun da dereceleri vardır. Nakşî mensupları yolun başında vuslattan nasib alırlar.
    Veraset İlmi
    Cenab-ı Peygamber (s a) buyurur ki “Alimler, Peygamberlerin varisleridir” (Ahmed b Hanbel’ın müsnedi) İmam-ı Rabbanî’ye göre alimler iki tür ilim bırakmışlardır. “Ahkam ilmi, esrar ilmi” Peygamber varisi olmaya layık olan kimse peygamberlerin bu iki ilmine de varis olur. Sadece birine varis olmak yetmez. Çünkü mirasçı, ölenin herşeyine varis olur. Murisin bıraktıklarından bazılarına varis olup bazılarına olmaması, söz konusu olamaz. Hz Peygamber (s a) bir başka hadislerinde “Ümmetimin bilginleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” buyurmuştur. Burada geçen alim, Hz Peygamber’in her iki mirasına da varis olandır.
    Sırlara dair ilimler, manevi sarhoşluk denilen “sekr” halinde söylenen vahdet-i vücud, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görme gibi duygular ve bilgiler değil, sahv, yani ayıklık halindeki keşf ve ilhamlardır.
    Bid’atlerle Mücadele
    İmam-ı Rabbanî, her bid’atin bir sünneti ortadan kaldırmasından dolayı bid’atlerle çok mücadele etmiştir. Bıd’atlerin sünnetleri kaldırdığını örneklerle anlatırken şunları söylemektedir. Mesela bazı şeyhler, sarıklarının uçunu sol taraftan sarkıtırlar. Bunu da iyi ve makbul sayarlar. Oysa ki sarığın uçunun iki omuz arasından sarkıtılması sünnettir. Sarığını sol taraftan sarkıtma bid’ati işleyen kimse böylece bir sünneti ortadan kaldırmış olmaktadır.
    Bunun daha ileri derecesinin ise, namaza niyyet konusunda olduğunu anlatır. Namaza myyet konusunda dil ile niyyetin tekrarlanması sünnette yoktur. Bazı alimler, kalb ile myyete yardımcı olur, düşüncesiyle bu görüşü benimsemişlerdir. Bazıları da sadece dil ile niyyeti kafi görmüşlerdir. Sadece dil ile niyyeti kafi görmek İmam-ı Rabbanî ye göre bir farzın ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak kadar tehlikeli bir bid’attir. Çünkü namaza uyanık bir kalb île niyyet farzdır. Dil ile niyyeti yeterli görmek bu farzı ortadan kaldırmaktır.
    Velilik
    İmam-ı Rabbanî’ye göre velilik fena ve baka hallerinden sonra gelen makamdır. Keramet de veliliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak keramet ve olağanüstü halı çok olan velinin kemalinin de çok olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine olağanüstü hali az olanın veliliği belki daha mükemmeldir. Keramet ve olağanüstü haller, hem “urüc” yani manevi yükseliş sırasında, hem de “hubut” yani kemalat kazandıktan sonra halkın arasına karışmak üzere “iniş” sırasında görülür. Ancak “urüc” sırasındaki olağanüstü haller, “hubut” ve “nüzul’ sırasındakinden çoktur. Çünkü biri sebepsizlik alemine yükseliş, öbürü sebepler alemine dönüştür ve sebepler alemine dönüşte temkin daha çok olur.
    İmam-ı Rabbani, Nakşîlik yoluna yeni bir üslup kazandırarak kendisinden sonra bu tarikat, Nakşbendiyye-i Ahrariyye-i Müceddidiyye diye anılmıştır.
    -rahmetullahı aleyh-