HİLYE-PÂK-İ AHRÂR
Uzunca boylu, esmer tenli, gökçek yüzlüydü. Sakalı büyükçe ve beyazdı. Sakalındaki karalar, sayılabilecek kadar azdı. Sohbeti tatlıydı, konuşurken müridlerini saadette gark ederdi. Zahir ve batın ilimleriyle donanmıştı. Nurlu yüzünü gören dua ve senadan kendini alamazdı. Şiirleri ve sözleri çok tesirliydi. Tarikatte huccet sayılırdı . Nakşi meşayıhının muammerininden, uzun ömürlülerindendi. Bir asra yakın muammer oldu. Hz. Ömer neslindendi.
Altın silsile’nin ondokuzuncu halkası Ubeydullah Ahrâr Nefehât müellifi Molla Cami ile Reşahat müellifi Ali b. Hüseyin el-Vaiz’ın mürşidi. Bu yüzden her iki müellif de eserinde Ubeydullah Ahrâr için geniş yer ayırmışlardır. Özellikle, Reşahat müellifi, eserini Ubeydullah Ahrâr için yazmıştır, denilse yeridir.
Kısa Çizgilerle Hayatı
Ubeydullah Ahrâr hazretleri, hicrî 806 Ramazan’ında (m 1404 Mart) Taşkent’e bağlı Bağıstan’da doğdu. Hz Ömer neslinden ilim ve irfan ehli bir aileden. Kendisinin eğitimiyle dayısı şeyh İbrahim Şaşî meşgul oldu. Temel ilimleri Taşkent’te okudu. Daha sonra yine dayısının teşvikiyle Semerkand’a gitti. Orada Uluğ Bey medresesinde Nizameddin Hamüş’un talebesi oldu. Semerkand’dan Buhara’ya geçti. Orada Şeyh Hamîduddın Şaşî’nın sohbetlerine katıldı. Buhara’dan Herat’a geçerek Seyyid Kasım Tebrîzî’nin yanına vardı. Tebrîzî, Ahrâr’ın çok istifade ettiğini belirttiği ustadır. Herat’ta ayrıca Bahaeddın Ömer Horasani ile tanıştı. İlim ve irfan yolunda geçen bu seyahatlerden sonra Ubeydullah Ahrâr, nihayet Çiganyan’da Yakub Çerhî’yi buldu, ona bende oldu, emaneti ondan aldı. Şahsî kabiliyeti ve daha önce görüştüğü şeyhlerden aldığı feyz sayesinde Ya’kub Çerhi’nın yanında kısa zamanda seyr-ü sulükunu tamamladı, şeyhinin iltifat ve sevgisine mazhar oldu. Bir kısmı ilim muhitınden, bir kısmı devlet ricalınden, diğer bir kısmı da halkın muhtelif kesimlerinden olmak üzere pekçok mürid ve halife yetiştirdi.
Maişetini temin için çiftçilik yapardı. Cenab-ı Hakk’ın verdiği bereket sayesinde zengin oldu. Servetinden gerek çalışarak emek karşılığı gerekse onun ihsanlarıyla binlerce insan istifade etmiştir. Vefatı 893 Rebîu’levvel 1490 Ocak’ta Semerkant’tadır. Kabri orada Şeyh Kefşir mahallesi kabristanındadır. Hizmet Anlayışı
Ubeydullah Ahrâr hazretleri, himmeti halka hizmette arayanlardandı. “Tasavvufu başkalarının yükünü taşımak, kendi yükünü başkalarına taşıtmamak” olarak anlardı Nitekim “ben bu yolu tasavvuf kitaplarından okuyarak değil, halka hizmetle elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi hizmet yolundan götürdüler” derdi. Bu sebeble kemal yolunda başlangıçtan nihayete kadar, tanıdığı-tanımadığı, dost-düşman herkese hizmet etmiştir. Nitekim kaynakların bildirdiğine göre Semerkand’da Mevlana Kutbeddin medresesinde yatalak bir kaç hastanın bakımını üstlenmişti. Her gün belli zamanlarda bu hastaların altlarını temizler, karınlarını doyururdu. Nihayet bu hastalardaki sıtma mikrobu kendisine de geçti. Fakat sıtmalı haliyle yine bu hastaların hizmetlerini aralıksız sürdürdü, altlarını temizledi, sularını getirdi, karınlarını doyurdu.
Herat’ta bulunduğu yıllarda hizmet kastıyla sabahları Abdullah Ensarî el-Herevî’nın vakfı olan hamama giderek orada her renk ve her dilden insana ivazsız garazsız hizmet ettiği Reşahat’ın beyanlarından anlaşılmaktadır.
Mürşidlik hizmetiyle meşgul bulunduğu yıllarda da müridlerini, ağır mücahede, ve murakabeden çok hizmete yönlendirirdi. Nitekim huzurunda murakabeye varan bazı müridlerini şöyle uyarırdı “kaldırın başınızı, içinizden duman çıktığını görüyorum. Murakabe kim, siz kim? Size düşen temizlik için su taşımak, hela temizlemek ve insanlara hizmet etmektir. Bu geçitten geçmeden murakabeye liyakat kazanılmaz.”
Hacegan yolunda vaktin icabına göre hareket etmek, bir başka ifadeyle “İbnü’l-Vakt” olmak en büyük meziyettir. Bu bakımdan zikir ve murakabe, ancak müslümanlara hizmet edecek bir durum olmadı ğı zaman yapılır. Gönül almaya yarayacak hizmet ise, zikir ve murakabeden önce gelir. “Buradakı zikir, müridin evradı olan zikrin dışındaki nafile ve toplu zikirdir. Çünkü vird olan zikir, zaten dervişin görevidir, ahdinin icabıdır. Bazıları nafile ibadetle uğraşmayı hizmetten üstün sanır. Halbuki gönüldeki feyz, hizmet mahsulüdür. Şah-ı Nakşbend ve onun yolunda gidenlerin, hizmeti öne almaları, hizmetteki tevazu ve eğitici güç sebebiyledir.
Herat’ta bulunduğu yıllarda sokakta beş parasız dolaşırken bir dilenci kendisinden yemek parası istedi. Parası olmadığı için dilenciye birşey veremeyince elinden tutup bir aşçının önüne götürdü. Başındaki sarığı çıkartıp aşçıya verdi ve dedi ki “Bu tülbent eskidir, ama temizdir, kaplarınızı kurulamaya yarar. Bunu alın da şu fakire bir yemek verin” dedi. Bunun üzerine aşçı, fakirin önüne bir kap yemek koydu ve tülbendi geri verdi ise de Ubeydullah Ahrâr, almadan çıkıp gitti.
Helal Lokma
“Helal lokma konusu üzerinde çok dururdu. Nitekim üstadlarından Seyyid Kasım Tebrîzî de “helal lokma” konusunda şu sözlerle kendisinin dikkatini çekmişti. “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin, batın tasfiyesinin yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, herşeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”
Edebe riayet ve insanlara saygıya çok önem verirdi. Bağlılarının ifadelerine göre, huzurunda bulunanları iğrendirecek şekilde sümkürme, tükürme gibi hareketler ondan sadır olmazdı. Esneme gibi gevşeklik ifadesi hareketleri de yapmazdı. Peygamberlerin ve özellikle de Peygamberimizin hiç esnemediği düşünülürse bunun ne derece büyük bir edeb olduğu anlaşılmış olur.
Gerek yolculuk sırasında, gerekse ihvanı ile olan gezintilerinde onları rahat ettirmek için, kendisi çoğu zaman kurulan çadırda gölgelenmez, bir bahane bulup atıyla dolaşmaya çıkar ve çadırı onlara bırakırdı.
Tasavvuf tariflerinin pekçok olduğunu, bunların sayılarının belki yediyüzü bulduğunu söyler, en çok Şeyh Ebû Said’in şu tarifini beğenirdi: “Tasavvuf, zamanını en uygun şey için harcamaktır.”
Şeyhin güzel giyinip müridlerine güzel ve vakarlı görünmesi gerektiğini söylerdi. Çünkü dağınık ve düzensiz bir şeyh, ihvanının gözünde küçülürdü. Böyle olunca da ihvanın ona rabıtası azalırdı. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de daima temiz ve güzel giyinir, ashabına da onu öğütlerdi.
Kendisiyle sohbet edilecek kimsenin vasfını şöyle açıklardı: “Ya senin kendisinde yok olacağın, ya da sende yok olacak kimse ile sohbet et. Veya hem senin, hem de onun, birlikte Allah’da yok olacağınız biriyle sohbet et, ne sen kalasın, ne de sohbet ettiğin. Sade O (Allah) kala.” Rabıta için maddi uzaklığın manevi yakınlığa engel olmadığını söylerdi. Kur’an’da rabıtaya delil sayılan “Sadıklarla beraber olunuz” (et-Tevbe, 9/119) ayetindeki beraberliği şöyle anlatırdı: “Beraberlik iki türlü olur: Hissi ve manevi. Hissi beraberlik, onlarla oturup kalkmak, sohbetlerinde bulunmaktır, onlara yakın olan sohbetlerine devam eden kimsenin kalbi, onların batın nuruyla nurlanır, huyu da onların güzel huyları sayesinde güzelleşir, nurlanır. Manevi beraberlik, kalbi onlara bağlayıp ruhaniyetlerine yönelmektir. Bu durumda onların yakınında da olunsa, uzaklarında da bulunulsa hep onlarla olunur. Aradaki manevî bağ; tam olunca onların sırları, bu manevî bağa ve rabıtaya sahip olanlara yansır.
Ülfetli kimselerle beraber olmanın lüzumu üzerinde dururdu. “Huyu suyu zıd kimselerle görüşüp, konuşmak, gönül perişanlığı doğurur” derdi. Nitekim bir defasında yanına gelen bir müridine “Senden yabancılık kokusu geliyor” demişti. Arkasından da: “Sakın yabancı birinin elbisesini giymiş olmayasın” diye ilave etmişti. Mürid de: ”Evet öyle oldu” deyip sırtındaki elbiseyi değiştirip tekrar geri gelmişti.
Giyilen eşya gibi içinde bulunulan mekanında insanın ruh dünyasını etkilediğini şöyle anlatırdı: “Namaz, ibadetlerin en faziletlisidir. Buna rağmen kılındığı yere göre fazilet derecesi değişir. Fısk ve fücur yerlerinde kılınan namazla huzur yerlerinde, Kabe’de ve Mescid-i Nebi’de kılınan namaz bir değildir.”
“Havatır” denilen beşerî ve nefsanî duygulardan kurtulmanın üç yolu olduğu-nu şöyle anlatırdı:
1. Hayır, itaat ve ibadet yolun da gayret, riyazat ve mücahedeye devam,
2. Kendi kuvvetini aradan çıkarıp herşeyi Allah’tan bilmek,
3. Şeyhinin himmetine sığınmak.
İstikamet ve itidal üzere olmayı öğütleyen süfilerdendi. “Hüd süresi beni ihtiyarlattı” buyuran Hz. Peygamberin bundan maksadı, süredeki: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hükmüydü. İstikamet, doğruluktu, orta yoldu, çetinlerin çetini bir işti. Zira istikamet bütün fiil ve davranışlarda orta yolda sabit kalmak, ifrat ve tefritten korunmaktı. Onun için bu yolda keramete değil, istikamete bakılırdı. Ubeydullah Ahrâr’ın açlık ve uyku konusundaki şu sözleri de onun itidal çizgisini gösterir:
“Çok açlık ve çok uykusuzluk dimağı yorar. Hakayık ve dakakıyıkı idrakten alıkor. Ehl-i riyazatın keşfinde hata vaki olur. Ferah ve sürür, bünyeye kuvvet verir. Uyku, dimağı hatadan korur.”
Hamd ve şükür konusunda şöyle konuşurdu.
“Hamd, alemlerin rabbı Allah’a mahsustur.” (el-Fatiha, 1/1) ayetindeki hamd, kulun, Allah’tan başka hamdedilecek biri olmadığını bilmesidir. Kendisinin sırf yoktan ibaret olduğunu; isminin, resminin, nefsine aid bir işinin olmadığını anlamasıdır. Sevineceği sürür duyacağı tek şeyin, Yüce Allah’ın kendisini sıfatlarına zuhur yeri yaptığını kavramasıdır.”
“Kullarımdan şekür olanlar azdır.” (Sebe, 34/13) ayetindeki şükür, nimet içinde nimeti vereni görmek bahtiyarlığıdır, derdi.
Ubeydullah Ahrâr hazretleri Kur’an’daki: “Bugün mülk kimindir?” (Gafir, 40/16) ayetini şöyle açıklardı. Mülk tabirinden maksat, Hak yolcusu salikin kalbidir. Yüce Allah bir kulun kalbine celal sıfatıyla tecelli edince ondaki yabancıları atar. Zatından başka hiçbir şey orada kalmaz. İşte o zaman bu kalbin sahibi kalbinden şu sesi duyar: “Bugün mülk kimin” ve cevap olarak da: “Vahid ve Kahhar olan Allah’ın” sesini alır. Burada soran da cevap veren de Allah’dır. Muhtelif zamanlarda bazı zevatın ağzından çıkan;
“ene’l-Hakk ve Şanımı tenzih ederim.” gibi sözler hep bu makamda söylenmiştir.
O, vahdeti kesrette, tekliği çoklukta bulanlardandı. Bu yüzden ihvanına da zaman zaman çarşı-pazara çıkmalarını, halkın arasına karışıp faydalı işlerle hizmet etmelerini öğütleyerek: “Tekliği çoklukta arayınız” derdi. Kur’an’daki “biz sana kevseri verdik” (el-Kevser, 108/1) ayetini “biz sana çoklukta teklik müşahedesini verdik” şeklinde yorumlardı.
Hz. Peygamber (s.a.)’in “Mescide açılan bütün kapılar kapansın, yalnız Ebubekir’in kapışı katsın” hadisini şöyle açıklardı: Tahkik ehli bu hadis hakkında pek çok söz söylemiştir. Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir arasında mükemmel bir sevgi bağı vardı. Sevgi bağı her bağın üstünde olduğu için, bütün nisbetlerin kapıları kapansa bile, sevgi nisbetinin kapısı açık kalmalıydı. Çünkü sevgi yolundan başka ulaştırıcı, erdirici yol yoktur. Hacegan yolunun şiarı da bu yüzden aşk ve sevgidir.
-rahmetullahi aleyh-
Category: Altın Silsile
-
Ubeydullah Ahrâr (k.s)
-
Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)
HİLYE PÂK-İ ŞÂH-I NAKŞİBEND
Uzunca boylu, buğday tenli, gökçek yüzlüydü. Sakalı büyükçe boynu uzuncaydı. Boynu nur gibi parlardı. Mehabetliydi. Tatlı dilli ve güzel sözlüydü. Halk içinde bulunduğu sırada bile gönlü Hakk ile meşguldü. Türk illerinin saygın mürşidiydi.
ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK:
Şâh-ı Nakşbend hazretleri, kendisine kadar “Hâcegân Yolu” olarak anılan tarikatı “Nakşbendî” yapan kolbaşı. Veliler serdârı bir ulu. Adı Muhammed Bahâuddin b. Muhammed, nisbesi el-Buhârî. Buhârâ yakınındaki Kasr-ı ârifân’dan. Burasının eski adı Kasr-ı Hinduvân. Kendilerine nisbetle “Arifler köşkü” anlamına Kasr-ı ârifân denildi. “Nakşbend” lâkabının nereden geldiği tam olarak bilinmemekle birlikte tarikatın “hafi zikir” ve “rabıta”yı esas almış olmasından kaynaklandığı söylenmektedir. Çünkü “Nakşbend” “Nakışçı, nakışbağı” anlamlarına gelmektedir. Başındaki “Şâh” kelimeside “Gönül Sultanı” anlamına bir saygı ifadesidir.
Şâh-ı Nakşbend, 718 Muharrem’inde (1318 Nisan’ında) Kasr-ı Hinduvân’da doğdu. Bu yıllar Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları. Şâh-ı Nakşbend’in doğumundan tam bir asır evvel, Cengiz Han, Buhârâyı kuşattı. İşgal edip yaktı yıktı ve târ u mâr etti. Bundan sonra Buhârâ, Moğollarla Harezmliler ve İlhanlılar arasında bir çok defa el değiştirerek siyasi açıdan tam bir keşmekeş içinde kaldı. Bahaûddin Buhârî’nin doğduğu zaman Buhârâ, İran Moğolları ile müttefikleri Çağatay hânedânının elindeydi.
Şâh-ı Nakşbend hazretlerinin ilk üstadı, dedesinin ve babasının Şeyhi olan Muhammed Baba Simâsî’dir. Kendisinin doğumunu “Benim burnuma bu evden bir er kokusu geliyor” diyerek müjdeleyen ve onu üç günlük bir bebek iken manevi evladlığa kabul edip terbiyesini halifesi Emir Külâl’e havale eden, odur. Ancak seyr ü sülûkünü yanında tamamlayıp manevi emaneti aldığı mürşidi, Emir Külâl hazretleridir.
DÎNÎ İLİMLERLE MEŞGULİYETİ
Şâh-ı Nakşbend hazretleri, maneviyat yoluna girmeden önce bir süre dînî ilimler tahsili için Semerkand’a gitti. Onsekiz yaşında Semerkant’taki tahsilini tamamlayarak memleketine döndü ve evlendi. Evlenmesinden bir süre sonra ilk şeyhi Simâsî vefat etti. Bu arada Kasr-ı Hinduvân’a gelen Emir Külâl, Bahâeddin’e şeyhinin vasiyetini hatırlatarak, onun manevi eğitimiyle meşgul olmaya başladı. Şeyhiyle birlikte Nesef’e giden Bahâeddin Buhârî yedi yıl kadar orada kaldı.
Abdülhâlik Gucdüvânî zamanında gizli zikre önem veren “Hacegân yolu”nda Mahmud İncir Fağnevî ile cehri zikir, hafi ile birleştirildi. Şâh-ı Nakşbend hazretleri gizli zikre olan meyilleri sebebiyle bir bakıma Abdülhâlik Gucdüvâni’nin üveysi müridi oldu. O’nun vaz’ ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan aldığı ruhani üveysi terbiye dairesinde yetişti. Müridinin halindeki farklılığı sezen ve onun cehri zikre katılmayışı dolayısıyla müridlerinin tepkisini bilen Emir Külâl, bir müddet sonra ona: “Şeyhim Muhammed Baba Simâsî’nin senin yetişmen konusundaki emirlerini yerine getirdim. Göğsümde ne varsa sana aktardım. Ama senin himmet kuşun beni geçti. Artık kemâl semasında dilediğiniz gibi uçmağa tarafımdan mezunsun” diyerek icazet verdi. Suhâr’da bir mescid inşası sırasında beşyüz müridin huzurunda gerçekleşen bu icazetten sonra Şâh-ı Nakşbend, oradan ayrıldı. Emir Külâl’in halifesi Arif Dikgirâni’nin dergahında yedi yıl sohbetine katıldı. Bunun ardından on iki yıl kadar Yesevî şeyhlerinden Kusem Şeyh ile Halil Atâ’nın sohbetlerinde bulundu. Bir ara hükümdar olan Şeyh Halil Atâ’nın bertaraf edilmesinden sonra çok üzülen Bahâeddin Nakşbend, dünya işlerinden büsbütün soğuyarak Buhârâ köylerinden Ziverton’a yerleşti. Mevlânâ Bahâeddin Kışlâkî’den hadis okuyan Bahâeddin Nakşbend’in Herat, Merv, Nişabur beldelerine muhtelif seyahatleri oldu. Daha şeyhinin sağlığında irşada mezun olduğu için etrafında geniş bir mürid ve muhib kitlesi oluşmuştu.
Şeyhi Emir Külâl vefatı sırasında (771/1370) müridlerine Muhammed Bahâeddin’e bağlanmalarını vasiyet etmişti. Üç defa hac maksadiyla Hicaz’a gitti. Son haccında halifelerinden Muhammed Pârsâ’yı müridleriyle Nişabur’a gönderdi. Kendisi Herat’a giderek orada bulunan Zeyneddin Ebû Bekir Tâyibâdî ile üç gün süreyle sohbetlerde bulundu ve Nişabur’da bulunan Muhammed Pârsâ ve diğer ihvanına yetişti. Hac dönüşü Bağdad ve Merv’e uğrayan Şah-ı Nakşbend, daha sonra Buhârâ’ya geldi ve vefatına kadar irşad hizmetini orada sürdürdü. Bir ara Herat hükümdarı Müizzüddin Hüseyn tarafından hediyyeler gönderdilerek Herat’a davet edildi. Bu görüşme sırasında Sultan’a pek iltifat etmemesi, onun halk nezdindeki “Şâhlığını” yani gönüller sultanı olma özelliğini daha da artırdı. Buhârâ’nın ilim ve irfan çevrelerinde gördüğü hüsn-i kabul ve saygı, ilmini ve tasavvufî kişiliğini göstermektedir. 791/ 1389 yılında doğdukları Kasr-ı ârifan’da 73 yaşında hastalandı ve bir süre sonra Hakk’a yürüdü.
Hakkında yazılan eserlerden Enîsu’t-tâlibin’in verdiği bilgilere göre Hakim Tirmizi’nin eserlerini okumuş ve fikri olgunluğa o eserler sayesinde ermiştir. Hatta yirmi iki yıldan beri onun tarikında olduğunu söylediği kaydedilmektedir. Bu ifadeler, O’nun tasavvufun amelî ve âhlakî tarafından başka, fikri tarafıylada ilgili bulunduğunun delilidir.
Şah-ı Nakşbend hazretleri çok mütevazi bir hayat yaşadı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet tarikini ihtiyar ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlûkatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı.
ÜVEYSÎ ÜSTADI GUCDÜVÂNÎ
Çağına yetişmeden, yüzyüze görüşmeden feyz aldığı “üveysî” mürşidi Abdülhâlik Gucdüvânî ona âlem-i mânâda şu nasihatta bulunmuştu: “Oğlum Bahâeddin, zikr-i ilâhi’den fariğ olma! Mahlûkata hâlisâne hizmet et. Çünkü Hakk’a giden yol, hizmetten geçer. Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzre ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittibâ et, ruhsatları bırak, bid’atlerden kaç insanlar, hayvanlar ve bitkiler senden hizmet bekliyor. Hafi zikre sarıl. Allah yâr ve yardımcın olsun.”
Bu vasiyetin tesiri ve fıtratındaki merhametin muktezasınca, onun yaralı hayvanlara baktığı; yaralarını tedavi ettiği hattâ, sokakların temizliğiyle bile meşgul olarak halka hizmet ettiği rivayet edilir.
Sordular:
– Sizin dervişliğiniz mevrûs mudur, yoksa mükteseb midir
Şâh-ı Naşkbend buyurdu:
– Bizim dervişliğimiz Hak cânibinden bir cezbedir. Hakk’ın ikrâmıdır.
– Peki sizin tarikınızda cehrî zikir, halvet ve semâ var mıdır?
– Hayır, yoktur.
– Öyleyse sizin tarikatınızın esası nedir?
– Bizim tarikatımızın esası “halvet der-encümen”dir. Yani zâhir halk ile, bâtın Hakk ile bulunmaktır. “El kârda, gönül yârda” olmaktır. Nitekim Kur’an’daki: “Ne ticaret ve ne de alış-verişin Allah’ın zikrinden alıkoymadığı erler vardır” (en-Nûr. 24/37) âyetinde bunlara işaret vardır.
Şâh-ı Nakşbend hazretleri, ileri ufuklara bakmayı daima yükselmeyi öğütleyen bir mânâ sultanıydı. Müridlerine: “Eğer himmetimizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmette öyle olmalısınız ki, ayaklarınızla başıma basmalısınız.” Yani sizin mânevi dereceniz benden daha yukarılara ulaşmalı.
ASIL KERAMET, KERAMETİ GİZLEMEKTİR:
O’nun tâlim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi, setredilmesiydi. Çünkü Hak Teâlâ bazan veli kulunu kerametle taltif ederek kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul, gayenin keramet değil, istikamet ve Hakk rızası olduğunu anlarsa kurtulur; değilse ayağı sürçer ve tökezler. Mâneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâh-ı Nakşbend’e göre en büyük keramet kerameti örtmek ve gizlemektir. Bu yüzden kendisinden: “Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?” diye soranlara şu cevabı veriyor: “Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz?”
Cezbe ve taşkınlıktan, meclisinde sayha ve nârâ atılmasından hoşlanmazdı. Nitekim birisi bulunduğu mecliste: “Allaaaah!” diye haykırdı. O şunları söyledi: “Bu haykırış, gaflet işaretidir. Bizim meclisimizde gafillere yer yok.”
NEFS KONUSUNDA
Nefs konusunda şöyle konuşurdu: “Nefislerinizi kınayın. Çünkü nefsini kınamasını bilen onun hile ve mekrini bilir.”
“Nefsin bineğindir, ona şefkatle davran” hadisindeki nefs, “mutmeinne” derecesine ermiş nefstir. Yoksa emmare olan nefs değildir. Nitekim Kur’an’daki: “Nefs, kötülüğü çokca tahrik edicidir, ancak Rabbımın merhamet ettiği nefs müstesnâ” (Yusuf, 12/53) âyetinde istisnâ tutulan nefs de budur.
Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Eziyet veren şeyi yoldan uzaklaştırmayı” imândan saymışlardır. Şâh-ı Nakşbend hazretleri, bu hadisteki ezayı “nefs”, yolu da Hak yolu ve tarikat olarak yorumlardı ve bu duruma göre hadisin anlamı Bâyezid Bistamî’nin buyurduğu gibi, “Nefsini bırak da gel” şeklindedir. Hak ehli kimselere muhabbete bile mani olan nefsten geçmek nefsin sıfatları, esaretinden kurtulmak gerekir.
Buhara ulemasından biri, Şâh-ı Nakşbend hazretlerine sordu:
– Bir kul namazda huzura nasıl erebilir? Cevap verdi:
– Dört şeyle:
1. Helâl lokma
2. Namaz dışında da Hakk’ı asla unutmamak,
3. Abdest sırasında da gafletten uzak durmak; Hakk ile olmak.
4. İlk tekbiri alırken kendini Hakk’ın huzurunda bilmek.
MÂRİFET NESEPTE Mİ İKTİSÂBDA MI?
Kemâl ve mârifetin haseb ve neseble değil, iktisâbla olduğuna inanırdı. Bu yüzden kendisine “Sizin silsileniz nereye ulaşır, ve kime dayanır?” diye soran birine: “Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz.” diye karşılık verdi.
Kur’an’daki “Ey müminler Allah’a inanın” (en-Nisâ, 4/136) âyetini her göz açıp kapamada bu fânî vücûdu nefyedip mabûd-i hakiki’yi isbat etmektir” diye yorumlamıştır. Mâsivâya aldanıp bağlanmayı bu yolda en büyük perde olarak görmüş, kelime -i tevhiddeki “Lâ ilahe” tabiat putunu nefydir. “İllallah” gerçek mabûdû isbâttır. “Muhammedun Rasûlullah” Hazret-i Rasûle ittibâdır. Bu yüzden zikirden maksad, bu sırra ermektir. Zikir sırasında mâsivâ bilkülliye nefy olmalıdır, sayısının çok olması şart değildir.
Şâh-ı Nakşbend hazretleri, yolunun esasını “sohbet” olarak tanımlamıştır. “Yolumuz sohbetledir. Halvette şöhret vardır. Şöhrette de âfet. Hayr ve felah cem’iyette, halk arasına karışmaktadır. Sohbete devam, iman-ı hakikiye imkân sağlar. Bizim tarikımızda az amel ile çok fütûh olur. Çünkü sünnete ittiba zor iştir ve bizim yolumuz sünnet yoludur.”
HACEGÂN YOLU VE NAKŞİLİK
Bilindiği gibi, Şâh-ı Nakşbend hazretleri, Hâcegân yolunun Hace Abdulhâlik Gucdüvânî tarafından tesbit edilen “on bir” esasını ihyâ etti. Nakşbendiyye yolunu daha sağlığında Buhârâ, Semerkand ve Maveraünnehir bölgesine yaydı. Güçlü ve müteşerri halifeleri sayesinde yıllar yılı İslâm ülkelerinde tesir ve nüfuzunu devam ettirdi. Şâh-ı Nakşbend, Hanefî mezhebindeydi. Kendisinin tasnîf
buyurdukları “Evrâd-ı Bahâiyye” sinden başka eseri yoktur. Ancak müridi ve halifesi Muhammed Pârsâ ve diğer halifeleri, bazı sözlerini tespit etmişlerdir. Osmanlıların kuruluş yıllarında teessüs eden tarikatı, XIV. Asırdan itibaren Osmanlı ülkesinin muhtelif yerlerine yayılma imkânı bulmuştur.
Buhârâ’da bulunan kabri, yetmiş yıllık komünist rejim sırasında halkın manevi himaye odağı gibi hizmet görmüş, gizli zikri esas olan tarikatı vicdanlarda mahpus imanları korumuştur.
-kaddesallahu sirrahu’l-Az -
EBU ALİ FARMEDİ (K.S)
Doğumu: Farmed, hicri 407 —miladi-1016
Vefatı: Tus, hicri. 477 —miladi -1084
Ebu Ali Farmedi Hz.leri, orta boylu, esmer tenli, gür kaşlı idi. Gözleri ve kirpikleri siyah, alnı genişti. Müritlerine bir babadan daha şefkatli idi. Herkese muhabbeti galipti. Horasan meşayihinin şeyhi, vaktinin tek ismiydi. Selefi mezhebinin muhakkıklarından idi.
Zahir ilimlerini evvela Nişabur’da Şeyh Ebu Said Ebul Hayr’dan sonra Ebul Kasım Kuşeyri Hazretlerinden tahsil etmiştir. Batın ilimlerini evvela Şeyh Ebul Kasım Gürkani et Tusi Hazretlerınden sonra da Ebul Hasan Harakani hazretlerine canı gönülden hizmet ederek, hesapsız feyiz ve bereketlere müstahak olmuştur.
Gençliğinden beri hizmet ehli idi. Gittikçe aşk ve şevki arttığından, üstatlarının izin ve müsaadeleri ile diğer üstatlara da devam ederdi. Gerekli hizmetlerine buyrulmadan yapar, böylece büyük teveccühlere mazhar olurdu.
Bir gün üstadı Ebu Kasım Kuşeyri boy abdesti almak üzere hücresinde yıkanırken, bir kova su tedarik ederek, hazretin odasının önüne koyar ve su getirdiğini hissettirerek oradan uzaklaşır. Kuşeyri hazretleri meğer böyle fazla suya ihtiyaç olurmuş. Bundan memnun olur, guslünü ve abdestini tamamlar. Çıkınca bu suyu kim getirdi diye sorar. Ebu Ali acaba yanlış bir iş mi yaptım diye korkar ve çekinir. Ve sonunda söylemek zorunda kalır. Bunun üzerine Ebu Kasım Kuşeyri hazretleri: “Ey Ebu Ali, bizim yetmiş senede kazandığımız mertebeleri sen bir kova su ile kazandın. Hizmetindeki ferasetin seni daha çok yükseltir oğlum, Allah razı olsun” diye dua eder.
Kuşeyri’nin yanında mucahe ve riyazetle hizmete devam eder ve yakın zamanda halinde büyük değişmeler olur. Müsaadeleri ile Şeyh Ebu Kasım Gürkani hazretlerinin yanında hizmete girer. Yüksek füyüzata nail olur. Gittikçe aşk ve şevki arttığında Gürkani hazretlerinin Himmetleriyle zamanın kutbu ve gavsı olan Ebul Hasan Harakani hazretlerinin hizmetlerine koşar. Aldığı feyizle halkanın büyük erlerinden zamanının tek ferdi olarak yaşar ve devam eder.
Asrın da selef mezhebi üzerinde söz sahibi idi. Huccetül İslam İmam Gazali, Ebu Ali Farmedi’ye ciddi bir şekilde hizmet edip onun elinde içtihat derecesine yükselmiştir. Onun halifelerindendir. Ebul Hasan, Posti ve Yusuf Hamedani’yi de yetiştirmiştir.
Silsilede emaneti Ebul Hasan Harakani hazretlerinden almıştır. Mahzeni Nuri hidayet diye anılır.
-
Bayezid Bistami (R.A)
ŞEMÂİLİ
Bayezîd-i Bistamî, sûreti itibarıyla Hz. Ebû Bekir (r.a)’a benzerdi. Uzunca boylu, zayıf bedenli, beyaz tenliydi. Seyrek ve ak sakallı, çukurca gözlü idi. “Sultânu’l-ârifin” diye anılırdı. Selman-ı Fârisî’nin memleketi olan İran ‘dan yetişen yiğitlerdendir.
HAYATI
Altın silsile, Ca’fer-i Sâdık ile Hz. Ebû Bekir’in soyu ve yolu ile Hz. Ali’nin soyunu ve meşrebini birleştirdikten sonra halkasına Bâyezid Bistamî’yi de aldı. Bâyezid Bistamî, Hz. Peygamber’in kendisine : “Bunlardan Öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişecek” buyurduğu Selman Fârisi (r.a)’ın memleketi olan İran’ın Horasan bölgesinin Bistam şehrinden.
Adı Tayfur bin İsa, künyesi, Ebû Yezîd, nisbesi el-Bistâmî. “Bâyezid Bistamî” diye meşhurdur. Dedesinin Serûşan adlı bir mecûsî olduğu rivayet edilir. Babası Nişabur civarındaki Bistam kasabasının ileri gelenlerinden iyi bir müslüman ve dindar bir insan. Annesi de son derece saliha bir hatun. Üç kardeştiler. Adem, Tayfur ve Ali. Üçü de abid ve zahiddi. Fakat Tayfur yani Bâyezid içlerinde hal bakımından en üstün olanıydı.
Bâyezid Bistami, Ebû Hafs Haddâd, Ahmed Hadraveyh, Yahya bin Muâz ile çağdaş. Şakik Belhi, Zünnûn Mısrî ile dost ve arkadaş. Mezhebi Hanefî, tarikatı Sıddıkî. Memleketi Bistam’dan ayrıldıktan sonra otuz yıl kadar Suriye ve Şam civarında dolaştı. İlimle uğraştı, nefsiyiz savaştı. 324/848 veya 262/875yılında vefat eden Bâyezid, Bistam’da medfundur. Bâyezid, Ca’fer-i Sâdık ‘ın rûhâniyetinden “üveysî” yolla terbiye gördü.
BAYEZÎD BİSTAMİ
Bayezîd, cezbesi istiğraka, sevgisi aşka varan ve tevhid konusunda konuşan sûfîlerdendi. Kevakib sahibi Münavî’nin verdiği bilgiye göre, çağdaşları O’nun ilm-i tevhid ve ilm-i hakikata dair söylediklerini anlayamadıklarından çeşitli ithamlarda bulundular ve onu yedi defa memleketinden ayrılmaya mecbur bıraktılar. Fakat her defasında işleri bozuldu, başlarına belalar geldi. Bunun üzerine onun büyüklüğünü anlayarak hürmet göstermeye başladılar.
“Tevhid nedir?” diye soranlara şöyle cevap verirdi:
– Tevhid yakindir. Yakin ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbını tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir.
Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: “Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.”
MÜRŞİDLİK SIFATI
Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: “Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanıvermeyin. Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer’i hududa riayetteki durumuna bakın.”
Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek “Buna aldanmam” dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.
Halkın hali ve ariflerin ahvali arasındaki farkı şöyle belirtirdi: “Halkın ahvali vardır, fakat arifin bir tek hali bile yoktur. Çünkü arifler suretten geçmiş, sirete yönelmiş ve onların varlıkları Hakk’ın varlığında fena bulmuştur. İnsanların Allah’a en yakın olanları insanlara en müşfik olanlarıdır.
Zahidlerin dünyadaki arzusu keramet, ahiretteki istekleri makamat, ariflerin dünyadaki istekleri imanla yaşamak, ahiretteki temennîleri afv-i ilahi’ye kavuşmaktı.
Sordular:
– Namazı nasıl kılıyorsun? Şöyle karşılık verdi:
– Buyur ya Rabbi, emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyorum, diyerek namaza başlarım. Tertil üzere Fatiha ve zamm-ı sureleri okurum, tazim ile rükua varır, tevazu ile yere kapanıp secde ederim. Veda selamı gibi selam verip namazımı huşu ile tamamlarım.
FIKIH VE VEHBÎ BİLGİ
Bayezîd-i Bistami bir gün camide fıkıh okutan bir alimin ders halkasına katıldı. O sırada biri geldi ve fakihe bir “feraiz” meselesi sordu: “Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim ederiz.” Fakih, sorulan soruya cevap vermeye çalışırken Bayezîd, şöyle bağırdı:
-Ey üstad! Öldüğünde Allah’tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?
Orada bulunanlar birbirlerine hayret ve donuk nazarlarla bakarlarken Beyazîd, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“İnsanın gerçekten sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevla’sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Bu alemde de yalnızdır, ama çoğu zaman yalnızlığının farkında olmaz. Kabre konulduğunda yalnızlığını anlar”
Fakih onun bu ince anlamlı sözleri karşısında ona sordu:
– Sen bu ilmi kimden, nerede ve nasıl aldın? Bayezîd şu karşılığı verdi:
– Bu ilim bana Hak vergisidir (vehbidir). Çünkü Allah Resûlü (s.a.) buyurur: “Bir kimse bildiğiyle amel ederse Allah O’na bilmediklerini öğretir.”
Sordular:
– İnsan ne zaman, “erenler” derecesine erişir? Dedi ki:
– Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.
Bayezîd, zahiddi. Zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.
Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında “kendisinden daha şerli kimse” bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.
İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için “mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.”
AÇLIK VE HİKMET
Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin “açlık” olduğunu anlatmak için derdi ki:
“Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.”
Sordular:
– Marifeti neyle buldun? Şöyle cevap verdi:
– Aç karın ve çıplak bedenle.
– Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere:
– Eğer Fir’avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı, diye karşılık verdi.
HALKA HAKK NAZARLA BAKMAK:
Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı:
“Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Nitekim Yunus’ un şu sözü de bu anlamdadır:
Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaradılanı severiz
Yaradanından ötürü.
Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.
“La ilahe illallah (Allah’dan başka tanrı yoktur) sözü cennetin anahtarıdır.” hadisini şöyle açıklardı: Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:
1. Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,
2. Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp
3. Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide
4. Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.
RİYAZAT VE AŞK
Aşk şarabından içti, kendinden geçti. Bu yüzden bazan Bayezîd’i soranlara: “Ben de otuz yıldır onu arıyorum, fakat ondan bir eser bulamıyorum” derdi. O’nun bu sözü Zünnun el-Mısrî’ye nakledildiği zaman demişti ki:
“Kardeşim Bayezîd Hakk’a giden bir cemaatle Hakk’a gitmiş ve ondan eser kalmamıştır.” Çünkü o “fena fillah”a ermiştir.
Riyazat ve mücahede, aşk ve cezbe ehlinden olduğu için tasavvufu şöyle tarif ederdi:
“Tasavvuf, rahat kapısını kapayıp, sıkıntı ve mücahede kapısını açmaktır”
Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbn Arabi’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabi eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabi’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbn Arabi’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabi’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistami meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şühûdî yaygınlı.
-rahmetullahi aleyh -
Ebu’l-Hasan Harakâni (k.s.)
HAYATI
Altın silsilenin yedinci halkası yine İran’dan; Bistam’a bağlı Harakan’dan. Bâyezîd Bistâmî’nin hemşehrisi ve türbesinin bekçisi. O’nun rûhâniyetinden feyz alarak “üveysî” tarikla yetişti. Adı Ali bin Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan, nisbesi Mu’cemu’l-buldan müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakanî, Harakanî değil (bk. II, 360). Aynı müellif onun 425 hicri yılında 10 Muharrem Aşure gününde (1034 Aralık’ta) 73 yaşında iken vefat ettiğini bildirdiğine göre 352/963 yılında doğmuş olmalıdır ki, doğumu Bâyezid’in vefatından 91 yıl sonradır.
Ebu’l-Kasım Kuşeyri, Ebu’l-Abbas Kassâb, Ebu Said el-Miheni gibi mutasavıflarla, Gazneli Sultan Mahmud gibi devlet ricaliyle İbn Sina gibi felsefe ve tıb otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyri ile görüştüğünü Keşfu’l-mahcûb müellifi Hücviri’den öğreniyoruz. Hücviri, Kuşeyri’nin onun hakkında; “Harakan’a varınca Şeyh Ebu’l-Hasan’ın heybet ve haşmetinden fesahatım sona erdi, ifade gücüm kayboldu ve sanki dilim tutuldu. Neredeyse velayet makamından azledildiğimi sandım” dediğini nakleder.
Ebu’l-Abbas Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ziyaret Harakaniye lâyıktır” demektedir.
HİLYESİ
Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
GAZNELÎ MAHMÛD VE HARAKANÎ
İlk müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Zaten “Altın Silsile”nin Bekrî ve Sıddîkî olan kolunun faaliyet sahası genellikle İran ve Turan bölgesidir, özellikle de Türk dünyasıdır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakanî ile birkaç defa görüşmüştür.
Şeyh Harakanî’nin şöhretini duyan Gazneli Mahmûd, adamlarıyla birlikte, biraz da onu imtihan maksadıyla Harakan’a gelir. Sultan, yanına geldiğinde Şeyh Harakanî, ona özel bir ilgi göstermediği gibi, ayağa da kalkmaz. Sultan pek çok sorular sorar ve şeyhi sınar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehabeti karşısında irkilir, endişesi sevgi ve saygıya dönüşür. Şeyhe bir kese altın ihsanda bulunmak isterse de Harakanî bunu reddeder. Bu sefer, “ondan bir hatıra olsun diye” herhangi bir eşyasını ister. Harakanî de Sultan’a bir gömleğini verir. Görüşme tamamlandıktan sonra Sultan, arz-ı vedâ ederken Şeyh Harakanî onu ayakta uğurlar. Sultan, şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce sorar:
– Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız ama, yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim? Şeyh Harakanî, şu karşılığı verir:
– İlk gelişinizde padişahlık gururu ve bizi imtihan niyyetiyle geldiniz. Ama şimdi dervişlerin haliyle ayrılıyorsunuz. Dervişlik devletine ve tevâzu haline saygı gerekir.
Sultan Gazneli Mahmûd, Harakanî ile bir başka görüşmesinde ondan nasihat istedi. Şeyh dedi ki:
– “Şu dört şeye dikkat et!
1. Günahlardan sakın,
2. Namazını cemaatla kıl,
3. Cömert ol,
4. Mahlûkata şefkatle muamele et!.”
İBN SİNA VE HARAKANİ
Tezkiretü’l-evliyâ ve el-Hadaiku’l-verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakanî, çağdaşı felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sînâ ile de görüştü.
Tasavvufa ve tasavvuf erbabına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sînâ, Harakanî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sînâ, şeyhi görmek için orman tarafına; onu aramaya gider. İbn Sînâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
– Efendi, bu ne hal böyle? Şeyh de:
– Evdeki kurdun yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi, der. Evdeki kurt karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz ve hırçın bir kadındır, ama Harakanî. Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir.
ABDULLAH ENSÂRÎ VE HARAKANÎ
Menazilü’s-sâirin adlı eserinde tasavvufi hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevi de Harakanî’nin müridlerindendir. Nitekim o şöyle der: “Hadis, fıkıh ve diğer islâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakanî’dir. O’nu görmeseydim marifete eremezdim”
HARAKANÎ’NİN MEŞREBİ:
Harakanî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, Bâyezid Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkuluydu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve Sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’1-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attâr Tezkiretü’l-evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakanî, en sonunda hemşehrisi Bâyezid Bistâmî ‘nin dergahında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezid’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedarlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezid sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
Sekr ve cezbe ehlinden olduğu için olsa gerek, kişinin sahv ve uyanıklığını bile vecde yakın bir üslupla anlatırdı. Derdi ki, “Sahvın ölçüsü, kulun Allah’ı andığı sırada baştan ayağa Allah’ın kendisini andığını duymasıdır” Öyleyse Allah derken başka söz söyleyenlerle sohbet etmemeliydi.
BAŞKASININ DERDİ
Harakanî, diğergâmdı, dertlinin derdiyle ilgilenmeyi severdi. Derdi ki: Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada birinin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben de duyarım. Bir kalpte üzüntü varsa, o kalp benim kalbimdir.
Gerçek kulluğun kula hizmetten geçtiğini bilenlerdendi. Bu yüzden:
“Sabahleyin yatağından kalkan âlim, ilminin artmasını, zâhid zühdünün artmasını ister. Ben ise bir kardeşinin gönlünü neşeyle doldurma ve onu sevindirme derdindeyim” derdi.
Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
FÜTÜVVETİN ŞARTI
Ona göre fütüvvet ve civanmerdliğin şartı üçtü:
1. Cömertlik, 2. Şefkat, 3. Halktan müstağni olmak.
İçinde Allah’tan başkasına yer olan kalp, baştan başa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
Katilden, yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helal ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
SÛFÎLİK VE HIRKA
– “Sûfî kimdir?” diye soranlara:
– Hırka ve seccade ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fena ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lâzım olan kalp safiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.
Birgün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh dedi ki:
“Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldız ve aya ihtiyacı olmayandı; çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
Birgün müridlerine “en güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
BAZI TANIMLAR
Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı herşeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
Vâris-i Nebî denmeye layık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendi. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildi.
Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bin kerre ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi.
İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi:
– İnsanlar üç zümredir:
1. Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
2. Sen kendisini incitirsen o da seni incitir.
3. Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
Bir mümini incitmeden sabahtan aksama varan, bir kimse o gün aksama kadar Hz. Peygamber (s.a) ile yaşamış gibi olur. Eger mümini incitirse Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz.
Tasavvufî umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı:
– “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.” Harakanî, cezbeli ve coşkulu meşrebi ile Sıddîkî üslûbu geliştirdi ve emaneti Gazzâlî’nin de şeyhi olan Ebû Ali Farimedi’ye teslim etti.
– rahmetullahi aleyh- -
Abdullah Dehlevi (K.S.)
Orta boylu, esmer tenli, seyrek sakallı ve gökçek yüzlü idi. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin soyundan, seyyid-neseb. Derviş ve müridlerini cezbeye getiren engin bir feyze sahibti. Varidat-ı ilahiyyeye nail bir veliyy-i kamildi. Semaa önem vermediği halde vecd ve coşkusu yüksek bir süfi idi. Kısa Çizgilerle Hayatı
Altın silsilenin yirmi dokuzuncu halkası yine Hind diyarından. 1158/1745 yılında Pencap’ta (Betale) doğdu. Babası Şah Abdüllatif, Kadiri tarikatına bağlı. Oğlu doğmadan önce rüyasında Hz. Ali’yi gördü. Hz. Ali ona: “Oğluna Ali adını koymasını” söyledi. Bu yüzden oğlu doğduğunda babası ona “Ali” adını verdi. Ancak daha sonra kendisine “Gulam-ı Ali” denmeğe başlandı. “Gulam-ı Ali” Ali’nin hizmetçisi demekti. Daha sonra rüyasında Hz. Peygamber’in Dehlevi’ye bizzat “Abdullah” diye hitab etmesi sonucu “Abdullah Dehlevî” diye meşhur oldu.
Yetişmesi
Babasının ilim ve marifet erbabINdan bir zat olması sebebiyle küçük yaşından itibaren ilim muhitlerinde yetişti. Abdülaziz Deh’levi’den Sahih-i Buhari, diğer bazı alimlerden tefsir ve fıkıh okudu. Babasının ısrar ve delaletiyle Kadiri şeyhi Şah Nasıruddin Kadirî’ye intisab etmek üzere gittiğinde şeyhin vefat etmiş olması sebebiyle intisab edemedi. Yirmi iki yaşına kadar Delhi’de bulunan muhtelif “Çiştiyye” tarikatı şeyhleriyle görüşüp tanıştı. Nihayet nasibinin Mirza Can-ı Canan olduğunu anlayarak onun dergahına kapılandı. Müceddidî şeyhi Mirza Can-ı Canan, “Burada tuzsuz taşı yalamaktan başka ne var ki…” diyerek onun bu konudaki ciddiyetini sınadı. Aldığı cevap:
“Bizim de istediğimiz budur” şeklinde olunca dervişliğe kabul etti. Kendisi bunu şöyle anlatır:
“Tefsir ve hadis ilimlerim tahsil ettikten sonra Habibullah Mazhar’ın hizmetine girdim. Mübarek eliyle bana bey’at verdi. Kadiri ve Nakşı tariklerim telkin etti. Onbeş yıl kadar onun hizmetinde bulundum. Zikir halkasında ve murakabede aradığım huzuru bulmuştum. Nihayet beni tarikat icazetiyle şereflendirdi.”
Şeyhlik Dönemi
Şeyhi Mirza Can-ı Canan şehid edilmesinden sonra irşad makamına oturdu. İlim ve irfanı; tarikattaki şeriat titizliği sayesinde kısa zamanda ünü her tarata yayıldı. Dergahına uzaktan ve yakından binlerce kişi geliyordu. Anadolu, Şam, Irak, Hicaz, Horasan ve Mavaraünnehir ile ta Mağrip’ten gelenlerle tekkesi dolup taşıyordu. Gelenlerin bir kısmı şeyhin şöhretini duyarak, bir kısmı da alem-i manada kendilerine verilen işaret üzere buraya koşup geliyordu.
Abdullah Dehlevi, bağlılarına bir yandan seyr ü sülük ile tarikat eğitimi yaptırırken; diğer yandan onlara tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslâmi ilimler okuturdu.Kuşeyrî Risalesi, Avarifü’l-maarif ve îmam-ı Rabbani’nin Mektübat’ı onun okuttuğu eserler arasında yer alır.
En büyük halifesi Mevlana Halid el-Bağdadî’dir. Ondan başka otuzu aşkın halife yetiştirmiş ve 1240/1824’te Delhi’deki dergahında vefat etmiştir.
Ahlakî Özellikleri
Abdullah Dehlevi, cömerdlik ve sehavette güneş gibi idi. Dergahında devamlı olarak seyr u sülükle meşgul ve hizmete bakan iki yüz kadar müridi bulunurdu.
Dehlevi, son derece mahcub ve mütevazi idi. Bununla birlikte “emr bi’1-maruf konusunda son derece yürekli ve cesurdu. Bu konuda ne bir validen, ne de bir kumandan ve sultandan çekinirdi. Nitekim el-Hadaiku’1-verdiyye müellifinin verdiği bilgiye göre Hindistan’da bir bölgenin hakimi olan Nevvab Şemsir Bahadır başında hristiyanların giydiği bir şapka ile şeyhin huzuruna geldi. Abdullah Dehlevi, onu bu kıyafetinden dolayı uyardı. Reis de “Eğer bunu hoş karşılamıyorsanız bir daha buraya gelmeyiz” dedi. Dehlevi de: “Allah seni meclisimize bir daha böyle göndermesin” dedi. Reis kızarak çıktı ama bir türlü içi rahat etmedi. Tekkenin bir kenarında başındaki şapkayı çıkartıp tekrar geldi ve şeyhe bağlılıklarım sundu.
Dehlevî hazretleri, gerek adı geçen Reise ve gerekse çevredeki diğer reislere karşı son derece müstağni davranırdı. Tekkenin bütün ihtiyaçlarını karşılamayı teklif edenlerin önerilerini geri çevirirdi. Bunu Hakka olan güvenine ters görür, halkın minnetine razı olmak gibi değerlendirirdi.
Zenginlerden gelen yemeği kendisi yemediği gibi, müridlerine de yedirmezdi. Komşularına hediye olarak gönderirdi. Kendisine gönderilen paraların önce peşin olarak zekatını verir, ardından da bu para ile helva ve tatlı yaptırıp dervişlere ve yoksullara dağıtırdı.
Günlük Yaşantısı
Abdullah Dehlevi’nin bir günlük yaşantısı şöyleydi: Geceleri az uyur, teheccüde kalkardı. Teheccüde kalktığında uyuyanları uyandırırdı. Teheccüd namazından sonra murakabeye varırdı. Ardından da bir mikdar Kur’an okurdu. Gecenin son vaktinde sabah namazını cemaatle kılardı. Namazdan sonra işrak vaktine kadar yine murakabe ve zikirle uğraşırdı.
Müridlerinin kalabalığı yüzünden sabahtan toplu zikri iki celse halinde yaptırırdı. Zikrin ardından kuşluk vaktine kadar tefsir okuturdu. Bunun ardından yemek yenirdi.
O günün şartlarında müslümanlar iki öğün yediklerinden bu yemek kahvaltı ve öğle arası olurdu. Yemekden sonra biraz istirahat ederdi. Ardından öğle namazına kadar kitap okuma ve bazı yazım işlemleriyle uğraşırdı. Öğle namazından sonra tefsir ve hadis, ikindiden sonra da hadis ve tasavvuf okuturdu. Daha sonra da akşam vaktine kadar zikir ve teveccühle meşgul olurdu. Akşam namazından sonra kısa bir süre seçkin müridleriyle hasb-i hal ederdi. Yatsı namazından önce akşam yemeğini yerdi. Yatsı namazım kıldıktan sonra geceyi daha çok zikir ve murakabeyle geçirir, uyku bastırınca seccadesi üzerine yan üstü uzanıp istirahata çekilirdi.
Giyim Kuşamı
Abdullah Dehlevi, kaba kumaştan dikilmiş sade elbiseler giyerdi. Şayed kendisine güzel kumaştan bir elbise hediye edilecek olsa onu satar, parasıyla orta halli giyecekler alır ve dervişlere dağılırdı. Giysilerinin çok çeşitli olmamasına da özen gösterir ve bunun sünnet gereği olduğuna işaret ederdi. Nitekim Hz. Aişe bir gün izar (yani pestemal) türü bir giysi ile rida türü pelerin gibi bir örtüyü çıkarıp halka göstererek: “Rasulullah işte bunların içinde ruhunu teslim etti.” Demiştir. (bkz. Tirmizi. Şemail, s. 68-80)
Dehlevi’nin Meclisi
O’nun meclisi bir huzur ve sükun meclisiydi. Orada fakir zengin, sultan geda. herkes aynı şekilde sevgi ve ilgi görürdü. O mecliste hiç kimsenin gıybeti yapılmazdı. Arkasından konuşulmazdı. O’nun irşad ve sohbetinden herkes kabiliyet ve istidadı kadar nasib alırdı. Bir gün meclisinde bulunanlardan birisi orda bulunmayanlardan birini bir kusuruyla gıybet edecek oldu. Dehlevi müdahale ederek dedi ki: “O söylediğin söz ve sıfat, bana daha çok yakışır.”
Yine bir gün onun meclisinde Hindistan sultanı çekiştirildi. Dehlevi oruçluydu. Dedi ki:
– Eyvah orucum bozuldu. Yanındakiler:
– “Aman efendim, gıybeti yapan siz değilsiniz?” deyince: “Gıybeti yapan da onu dinleyen de günahta ortaktır” hadisi ile karşılık verdi. (bkz. Keşfü’1-hafa, II, 215)
Dehlevi. Kur’an okumak kadar. Kur’an dinlemeyi de pek severdi. Halifelerinden Ebu Said Masümî’nin okuduğu Kur’an’ı dinlemekten büyük haz duyardı. Bazan Allah Rasulü (s.a.)’nün Abdullah b. Mes’ud’a Kur’an oku tüp vecde gelip “Yeter!” demesi gibi, o da vecde gelince “Bu kadarı yetişir” derdi.
Meclislerinde tasavvuf ehli zatların şiir ve ilahilerini dinlemekten de hoşlanırdı. Özellikle Mesnevi’yi pek severdi. Temkin ehli olduğundan cezbelenip Semaa kalkışmazdı.
Tütün ve nargile türü, keyif verici maddelerden ve onların kokusundan hoşlanmaz, hatta meclisine böyle bir keyif verici kullanan kimse geldiğinde buhur tütsüsü yaptırırdı.
Dehlevi’de Rasülullah Sevgisi
Dehlevi’de aşk derecesinde bir peygamber sevgisi vardı. O’nun adını duyduğunda heyecanlanır, vücudu titrerdi. Hizmetine bakan kişilerden biri bir gün demişti ki:
“Sen Allah Rasülü’nün gözdesisin.” Abdullah Dehlievi bu sözü duyar duymaz ayağa fırladı, hizmetçiyi kucakladı ve:
– Estağfurullah, ben kim oluyorum ki O’nun gözdesi olayım? dedi ve ona hediyelerde bulundu.
Allah Rasulü’nün söz ve davranışlarına sıkı bir bağlılık içindeydi. Hayatına sünnet çizgisi üzere yön vermeye özen gösterirdi. Bu yüzden de hadis kitaplarını çok okur. Sünnetten haberdar olmaya çalışırdı. Vefatı sırasında bile Sünen-i Tirmizi mütalaa ettiği ve bu kitab göğsünde bulunduğu halde vefat ettiği kaydedilmektedir.
Sünnet ve hadis kitaplarında okuduğu Hz. Peygamber’in uygulamalarını derhal tatbik imkanı arardı. Bir gün kendisine getirilen keçi paça ve kellesini sırf bu yüzden pişirtip yemiş ve başkalarına da yedirmiştir.
Engin sevgisi sebebiyle zaman zaman Allah Rasulü’nü rüyada görürdü. Cehennem azabından korktuğu ve onun dehşetini düşünerek uyuduğu bir gecede Efendimiz’i gördü. “Sen bizim sevdiğimizsin. Bize sevgisi olan cehenneme girmez.” şeklindeki iltifat-ı peygamberiye mazhar oldu.
Bazı Söz ve Düşünceleri
Abdullah Dehlevi. Nakşbendiyye tarikatının belli başlı esaslarını kendisine göre şöyle özetlerdi:
“Nakşiliğin dört esası vardır: l. Def-i havatır. 2. Devamlı huzur hali, 3. Rahmani cezbe, 4. Manevi varidat. Havatır şeytandan, nefsten, melekten ve Hak’tan olmak üzere dört çeşittir.”
Nakşilik yolunda kişiye şu dört şeyin gerekli olduğunu söylerdi: l. Tertemiz bir din, 2. Saf bir yakın hali, 3. Kırık bir el; yani harama uzanmayan, hırsa kapılmayan bir tavır, 4. Kırık bir ayak; yani harama ve şerre gitmeyen bir ayak, mütevazı bir üslup.
Süfî’yi: “Dünya ve ahireti arkasına atan, yüzünü Yüce Rabbine döndürüp yoluna devam eden kimse” olarak tanımlardı.
Bey’at edip söz vermeyi üç amaçla yapılan bir fiil olarak görürdü.
1. Şeyhlerin gösterdiği büyük ve güzel yola ermek, onların makamına ulaşabilmek için;
2. Günahı bırakıp tevbeye yönelmek için,
3. Bir yere, bir makama bağlanmış olmak için.
Fakirin harfleri
“Fakir” kelimesinin harflerinin birer sembol olduğunu her bir harfin ayrı bir anlamı bulunduğunu şöyle anlatırdı:
Fa: Faka’dır; darlık, yokluk ve zorluğa işarettir.
Kaf: Kanaat ehli olmaktır.
Ya: Yeis’tir. Hakk’tan başka herşeyden ümid kesmekdir.
Ra: Riyazettir. Nefsi terbiye etmek için zora koşmaktır.
Derviş karşılığı kullanılan “fakir” kelimesinin remizleri sayılan bu hasletlere sahip olan kişi, Hakk’ın fazi ve ihsanı ile yakınlık ve rahmetine erişir.
Velilik ve Erenlik
Abdullah Dehlevi’ye göre veliler üç sıfatlı olur:
1. Keşf sahibi olanlar,
2. Fehm, anlayış ve kavrayış sahibi bulunanlar.
3. Cehi ehli; yani Hakk’ın İlmini görüp hiçbir şey bilmediği idrakine erenler.
Ricali de, dünya isteklileri, ahiret talipleri ve Mevla asıldan olmak üzere üçe ayırırdı. Dünyadan ve ukbadan geçip Hakk canibim seçip vuslat şarabın içip rical sıfatını alanların “ermiş” sayılacağını söylerdi.
Aklı, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye ayırırdı. Aydınlık akıl, arada hiçbir aracı olmadan esas gayeye götüren akıldı. Karanlık akıl da mürşid kandili olmadan önünü göremeyen ve menziline varamayan akıl demekti.
İnsanın en büyük engeli olarak “benliği” görürdü. “Benlik” gitmeden hiçliğe erilemezdi. Benliğin gittiğini anlamanın ölçüşü olarak da;
“Kişide ben diyebilecek bir gücün kalmaması gerektiğini” söylerdi. Bu da ancak benliğin Hak’ta fani elması, kulun Hakk ile bakı olduğu şuuruna ermesiyle mümkündü.
Yaşlılık yıllarında şu beyti sık sık tekrarlardı:
Ey sevgilim, ey sevgilim, kocadın bittim
Aşkının nuru üzerine düştükçe gençleşiyorum.
Derdi ki: “Gerçek aşık, sevgilisini bir lahza bile tefekkür ve mülahazadan geri durmamalıdır.”
“Ey sevgili Rabbim. Kendi mecalsizliğimden şu kadarcık haber darım ki, senin cemalini görmek için gözlerimi her tarafa çeviriyorum.”
Hayatı hakkında bilgi veren kaynaklar onun bazı risalelerinden bahsederler. Makamat-ı Mazhariyye ve îzahu’t-tarika adlı iki risalesinden ilki basılmış olup Şeyhi Can-ı Canan Mazhar’ı anlatn (İstanbul 1986). Diğeri ise yazma olarak bulunmaktadır (bkz. Süleymaniye H. Hüsnü Paşa 7421).
– rahmetullahi aleyh-
-
Hacıbabamız Hakkında

Hacı babamız lakabı ile tanınırdı. Efendi hazretlerimiz, 1914 yılında Düzce’nin yakın köyü olan Bahçeköy’de doğmuştur. Kendileri öğrenimini köyünde ve Düzce’de medrese hocalarından tahsil etmiştir. Kendisi 20 ile 25 yaşları arasında çeşitli meşayihi izamla görüşür, hepsi bize gel katıl der ama hiç birisine gitmez. Merkez vaizi olan Hacı Halil Efendiye gider bağlanır. Ömrü boyunca ondan feyiz alır. Hacı Halil Efendi Hazretleri vefat ederken bir işaretle maddi ve maneviyatını Hacı babamıza bırakır.
Hacı Babamız 1950 den 1965 e kadar manevi vazifeye devam eder. 1965 den sonra da açık olarak, irşadı devam eder. Bu zaman içinde kendileri hep Kuran ve sünnetle meşgul olur. İnsanlara elinden gelen iyiliği esirgemezdi.
Haci babamız bir gönül sultanıydı. Hem Düzce de hemde bütün illerde sevilen ve sayılan alimler arasında birtaneydi . öyle ki küçük çocukla bir olur oynardı . Onun kalbine Allah ve Resülün sevgisini koyardı. Beraber yer, beraber içerdik. Hiç ayrım yapmazdı. Sahabe devri gibi yaşardık. Peygamberimiz sahabe ile oturup sohbet ederken , dışardan birisi gelir ; sizin hanginiz peygamberdir der. Sahabe de Resülü Erkemi gösterdi. İşte aynen bizim haci babamızda böyleydi.70-75 yıllık mürşidi kamil olarak görev yapmış hiçbir zaman ben evliyayım ben şeyhim dememiş , ben kelimesini hiç kullanmadı. Hep kendim ifadelerini kullanırdı . Zaten onun amacı nefis mücadelesi idi.
Hacı babamız ilk yıllarında Yığılca kazasında başlamış. Gece gündüz kar kış demeden Allah yolunda zikrullahı yer yüzüne yaymaya başladı. Gittiği yere hem Allah zikrini hem de sevgi- saygı ve hoşgörüyü götürürdü. Ümmeti Muhammed için , birlik ve beraberliğe çok önem verirdi. Bu vatan ve millet için çalışanı her zaman sever ve onlara hem dua eder , hem de onları önde tutardı. O İnsanlık için sevgi timsali idi. O insan ayrımı hiç yapmazdı. Her zaman bir gözle bakardı. Mükemmel insan , ne güzel insan derdi. Dışına değil kalbine nazar ederdi. İmanı bütün olanların derecesini yükseltmeye , nefsi çok olanlarında nefis terbiye ve tezkiyesini yapardı.Nefis ile mücadelede onun üstüne yoktu.öyle terbiye ederdi ki hiç kimseyi kırmazdı. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Anlatacağını bir misal ile anlatır , gereken dersi verirdi. Dışardan gelen derviş, veya misafir olsun; ne ihtiyacı varsa(maddi ve manevi) hepsini karşılardı. Çok mütevazi idi. Bir baba ve anneden daha fazla şefkat ve merhametli idi. Hacı babamız kendi şeyhinden bir anısını anlatırdı. Bir ramazan ayı hacı babam oruçlu iken dergaha gider. Kışlık odun almışlar . Odun kırılacak ama kimse yok . Tam o sırada hacı babam gelir . Şeyhi derki yavrum odunları kır O da baltayı alır kırar . Biraz kırınca birde bakar ki şeyhim orucu yiyor. İçinden derki baltayı bırak kaç bu ne biçim şeyh. Ne biçim evliya der. Fakat hemen kendini toplar tekrar der ki , ey derviş sana düşen görevini yap odun kır . O koskoca hem zahiri hem Batıni alim. Sen onun işine karışma diye düşünürken, şeyhi camdan güle güle bakar. İşte mürid-mürşid imtihanı. Bundan sonra hacı babamızı çok sever . Onun yetişmesine özen gösterirdi.
Gönüller sultanı Hacı babamız 2005 Ağustos ayının 25 de Düzce de vefat eder. Şu an kabri şerifleri Düzce şehir mezarlığındadır. Kendileri 99 yaşına kadar Allah yolunda çalışır .son nefesine kadarda zikir , fikir içinde idi. Kendisinden sonra zahiren kimseyi yerine bırakmadı. Bütün cemaat içinden 10 veya 15 yıl çalışır etrafı kimin geniş olursa yerine o bakacaktır, buyurdular. Bu arada hacı babamız hayatta iken bazılarını bizlerden uzaklaştırdı. Onlar bugün şeyh olup çıkarsalar,onlara asla itibar etmeyiniz. Evet bu demektir ki manen bir kardeşimiz var ama zahiren olması en az o kadar yıl geçmesi gerekir.
Bu vatan ve milletin birlik ve beraberliği için çalışan; Allah yolunda canı ile malı ile çalışan sevgi dolu ,gönüllere feyiz akıtan, şefkat ve merhameti geniş olan ,nefis mücadelesinde eşine rastlanmayan insan ; Ahlakını kuran ve sünnetten alıp bizlere aktardın . Bizlere sevgi ve saygıyı öğrettin . Hizmeti öğrettin. Mevla’mız hoşnut ve razı olsun. Amin bi hürmeti Ta-ha ve Ya-sin.Haci babamızın olağan üstü halleri
Canımız sultanımız bir sohbetlerinde buyurdular ki,yarın haci babanız vefat etti.
Birilerine anlatırken ; madem siz bunca çalıştınız şeyhinizin hiç kerametini gördünüzmü;
Ne söylerdiniz buyurdular. Abi ve kardeşlerimizden şunları dinledik .Hacı babamızda noksanları tamamladı.
1— Hacı babamızın hiçbir geliri olmadığı halde doğu ve batı dan gelen bütün dervişler yiyer, içer, yatar ve kalkar feyiz ve bereket içinde memleketlerine dönerdi.
2— yavrularının her biri Düzce’ ye gelir gider. Bunca yolculuk yapardı da hiç birinin burnu kanamadan yolculuğu tamamlanırdı. Onlar evine girene kadar Hacı babamız rahat edemezdi.
3— 1980 li yıllardan sonra devletin çeşitli sıkıntı ve kriz olduğu dönemlerde ne çalışmalarımızda ve nede ibadet ve taatimizde şükür Mevla ya hiçbir noksanlığımız olmamıştır. Çünkü bizler bu vatan ve milletin birlik ve beraberliği için çalışıp dua edenlerdeniz.
4— Hacı babamızla tanışan dersini alıp gönül yolunda sıdkı sadakatla çalışan fakir bir kardeşimiz maddi her imkana sahip oldu. İşi olmayanın eşi oldu. Eşi olmayan kardeşlerimizi ,Hacı babamız bizatihi kendi eliyle evlendirdi. Evi olmayan kardeşlerimizin evi oldu. Dünyevi sıkıntıları kalmadı.
5— Bizim çalışmalarımız genelde Ahiret içindir. Ama yinede ufak tefek kerametler olacaktır.1999 depreminde de hem dergah’ımızın etrafında bazı evlerin yıkıldığı ,dergah ‘ımızda bir çatlak bile olmadığı görülmüştür. Ayrıca diğer illerdeki kardeşlerimizin evlerinde de hiçbir çatlak olmamıştır.bu da Yüce Mevlamızın bize olan lütuflarıdır. Şükürler olsun.