Category: Makaleler

  • Fetret Devresi

    Rasülü Ekrem efendimize ilk gelen vahiy (bir süre Cebrail a.s gelmedi vahiy gelmedi) kesildi.bir rivayete göre 3 ay . bu araya fetret devresi denir.

    Tasavvuf’ta ise (gönül yolunda); iki Mürşidi kamil arasındaki devreye denir. Pirimiz Haci Halil ef. Hz.leri ile sultanımız haci babamız hz.leri arsında tam 15 yıl geçmiştir. Haci Halil ef. Hz.leri 1950 de vefat etmiştir. Haci babamız ise zahiren 1965 de Mürşidi kamilliği açık olarak bilinmektedir. Bu devre çok önemlidir.

    Bu zaman içinde Haci Babamız çok çalışır. Gecesini gündüzüne katarak köy,köy şehir,şehir gezerek Mevlamızın ismini ağzından düşürmeden her insana tebliğini yapmıştır. Bu zaman içinde her kardeşimiz, bıkmadan , usanmadan, her fedakarlığa katlanarak bu yolda gece ve gündüz çalışması gerekir. Bu vazifeyi alan kardeşimiz her türlü cemiyeti ve cemaatı iyi bilip çalışmalarını yakından takip etmeli,uhrevi ve dünyevi sorumluluklar içinde çok çalışmalı,herkesi hoşgörü ile karşılamalı. Hiç kimseyi kusur ve kabahatinden dolayı hor görmemeli. Sevgi, saygı,birlik ve beraberlik içinde olmalıdır.

    Mevla-i mütealimiz cümlemize ve de özellikle bu vazifeyi alan ağabeyimize veya kardeşimize yardım etsın. Bu gönül yolunda (Tarikatı ali yolunda) cümlemizi daim ve devamlı eylesin. Amin Bi hurmeti Taha ve Yasin.

    Sultanımız haci babamız buyurdu ki ; yarın haci babanız öldükten sonra , yavrularımızdan herhangi birisi mürşit olacaktır. Ancak ölümümden sonra en az 10 veya 15 yıl geçmesi gerekir. Hatta bu 20 senede olabilir. Bunu bütün ağabeylerimiz bilirler. Bundan önce kendini ilan edenler boşuna çırpınmasınlar.

    Haci babamız hayatta iken , birkaç kardeşimizi , dergahımızdan ve cemaatımızdan uzaklaştırdı. Bunun nedeni ise o kardeşlerimiz kendileri büyüklük tasladılar . şimdi onlar kendilerini şeyh zannediyorlar. Varsın zannetsinler. Onlar hakkında da Haci babamız buyurdu ki; “onlara bağlanan bir kişi rabıta yapar. Bakar ki önüm karanlık hemen bırakır .Eğer kişi normal uyanık değilse o da kırk gün sonra o da anlar ve onu bırakır” buyurdular.

    Canım ağabeyciğim bu yol hak yol ise ; sahibi Allah ve Rasülü ,pirler ise ; herkes vazifesi ne ise onu yapsın . Sen sıdkı sadakatla çalış. Eğer sana verilecek bir vazife varsa ; O sana mutlaka ulaşır. Onu kimse engelleyemez. Eğer O vazife senin değilse ne kadar çalışsan ; Yazılmamışsa, verilmemişse , Mürşidi kamil makamına oturamazsın . buna da kimsenin gücü yetmez.

    Bu yolda hepimiz Müslüman olarak, derviş olarak çalışmamız gerekir . Allah için çalışalım. Mevlamız ne verirse versin . biz onun emrini yapalım . Mevlamız cümlemize yardım etsin.bu yolda çalışan , vatanına ve milletine faydalı olmayı ,ümmeti Muhammed için dua edenlerden eylesin .amin. bi hurmeti Taha ve yasin.

  • Abdullah Dehlevi (K.S.)

    Orta boylu, esmer tenli, seyrek sakallı ve gökçek yüzlü idi. Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin soyundan, seyyid-neseb. Derviş ve müridlerini cezbeye getiren engin bir feyze sahibti. Varidat-ı ilahiyyeye nail bir veliyy-i kamildi. Semaa önem vermediği halde vecd ve coşkusu yüksek bir süfi idi.

    Kısa Çizgilerle Hayatı 

    Altın silsilenin yirmi dokuzuncu halkası yine Hind diyarından. 1158/1745 yılında Pencap’ta (Betale) doğdu. Babası Şah Abdüllatif, Kadiri tarikatına bağlı. Oğlu doğmadan önce rüyasında Hz. Ali’yi gördü. Hz. Ali ona: “Oğluna Ali adını koymasını” söyledi. Bu yüzden oğlu doğduğunda babası ona “Ali” adını verdi. Ancak daha sonra kendisine “Gulam-ı Ali” denmeğe başlandı. “Gulam-ı Ali” Ali’nin hizmetçisi demekti. Daha sonra rüyasında Hz. Peygamber’in Dehlevi’ye bizzat “Abdullah” diye hitab etmesi sonucu “Abdullah Dehlevî” diye meşhur oldu.

    Yetişmesi 

    Babasının ilim ve marifet erbabINdan bir zat olması sebebiyle küçük yaşından itibaren ilim muhitlerinde yetişti. Abdülaziz Deh’levi’den Sahih-i Buhari, diğer bazı alimlerden tefsir ve fıkıh okudu. Babasının ısrar ve delaletiyle Kadiri şeyhi Şah Nasıruddin Kadirî’ye intisab etmek üzere gittiğinde şeyhin vefat etmiş olması sebebiyle intisab edemedi. Yirmi iki yaşına kadar Delhi’de bulunan muhtelif “Çiştiyye” tarikatı şeyhleriyle görüşüp tanıştı. Nihayet nasibinin Mirza Can-ı Canan olduğunu anlayarak onun dergahına kapılandı. Müceddidî şeyhi Mirza Can-ı Canan, “Burada tuzsuz taşı yalamaktan başka ne var ki…” diyerek onun bu konudaki ciddiyetini sınadı. Aldığı cevap:

    “Bizim de istediğimiz budur” şeklinde olunca dervişliğe kabul etti. Kendisi bunu şöyle anlatır:

    “Tefsir ve hadis ilimlerim tahsil ettikten sonra Habibullah Mazhar’ın hizmetine girdim. Mübarek eliyle bana bey’at verdi. Kadiri ve Nakşı tariklerim telkin etti. Onbeş yıl kadar onun hizmetinde bulundum. Zikir halkasında ve murakabede aradığım huzuru bulmuştum. Nihayet beni tarikat icazetiyle şereflendirdi.”

    Şeyhlik Dönemi 

    Şeyhi Mirza Can-ı Canan şehid edilmesinden sonra irşad makamına oturdu. İlim ve irfanı; tarikattaki şeriat titizliği sayesinde kısa zamanda ünü her tarata yayıldı. Dergahına uzaktan ve yakından binlerce kişi geliyordu. Anadolu, Şam, Irak, Hicaz, Horasan ve Mavaraünnehir ile ta Mağrip’ten gelenlerle tekkesi dolup taşıyordu. Gelenlerin bir kısmı şeyhin şöhretini duyarak, bir kısmı da alem-i manada kendilerine verilen işaret üzere buraya koşup geliyordu.

    Abdullah Dehlevi, bağlılarına bir yandan seyr ü sülük ile tarikat eğitimi yaptırırken; diğer yandan onlara tefsir, hadis ve fıkıh gibi İslâmi ilimler okuturdu.Kuşeyrî Risalesi, Avarifü’l-maarif ve îmam-ı Rabbani’nin Mektübat’ı onun okuttuğu eserler arasında yer alır.

    En büyük halifesi Mevlana Halid el-Bağdadî’dir. Ondan başka otuzu aşkın halife yetiştirmiş ve 1240/1824’te Delhi’deki dergahında vefat etmiştir.

    Ahlakî Özellikleri 

    Abdullah Dehlevi, cömerdlik ve sehavette güneş gibi idi. Dergahında devamlı olarak seyr u sülükle meşgul ve hizmete bakan iki yüz kadar müridi bulunurdu.

    Dehlevi, son derece mahcub ve mütevazi idi. Bununla birlikte “emr bi’1-maruf konusunda son derece yürekli ve cesurdu. Bu konuda ne bir validen, ne de bir kumandan ve sultandan çekinirdi. Nitekim el-Hadaiku’1-verdiyye müellifinin verdiği bilgiye göre Hindistan’da bir bölgenin hakimi olan Nevvab Şemsir Bahadır başında hristiyanların giydiği bir şapka ile şeyhin huzuruna geldi. Abdullah Dehlevi, onu bu kıyafetinden dolayı uyardı. Reis de “Eğer bunu hoş karşılamıyorsanız bir daha buraya gelmeyiz” dedi. Dehlevi de: “Allah seni meclisimize bir daha böyle göndermesin” dedi. Reis kızarak çıktı ama bir türlü içi rahat etmedi. Tekkenin bir kenarında başındaki şapkayı çıkartıp tekrar geldi ve şeyhe bağlılıklarım sundu.

    Dehlevî hazretleri, gerek adı geçen Reise ve gerekse çevredeki diğer reislere karşı son derece müstağni davranırdı. Tekkenin bütün ihtiyaçlarını karşılamayı teklif edenlerin önerilerini geri çevirirdi. Bunu Hakka olan güvenine ters görür, halkın minnetine razı olmak gibi değerlendirirdi.

    Zenginlerden gelen yemeği kendisi yemediği gibi, müridlerine de yedirmezdi. Komşularına hediye olarak gönderirdi. Kendisine gönderilen paraların önce peşin olarak zekatını verir, ardından da bu para ile helva ve tatlı yaptırıp dervişlere ve yoksullara dağıtırdı.

    Günlük Yaşantısı 

    Abdullah Dehlevi’nin bir günlük yaşantısı şöyleydi: Geceleri az uyur, teheccüde kalkardı. Teheccüde kalktığında uyuyanları uyandırırdı. Teheccüd namazından sonra murakabeye varırdı. Ardından da bir mikdar Kur’an okurdu. Gecenin son vaktinde sabah namazını cemaatle kılardı. Namazdan sonra işrak vaktine kadar yine murakabe ve zikirle uğraşırdı.

    Müridlerinin kalabalığı yüzünden sabahtan toplu zikri iki celse halinde yaptırırdı. Zikrin ardından kuşluk vaktine kadar tefsir okuturdu. Bunun ardından yemek yenirdi.

    O günün şartlarında müslümanlar iki öğün yediklerinden bu yemek kahvaltı ve öğle arası olurdu. Yemekden sonra biraz istirahat ederdi. Ardından öğle namazına kadar kitap okuma ve bazı yazım işlemleriyle uğraşırdı. Öğle namazından sonra tefsir ve hadis, ikindiden sonra da hadis ve tasavvuf okuturdu. Daha sonra da akşam vaktine kadar zikir ve teveccühle meşgul olurdu. Akşam namazından sonra kısa bir süre seçkin müridleriyle hasb-i hal ederdi. Yatsı namazından önce akşam yemeğini yerdi. Yatsı namazım kıldıktan sonra geceyi daha çok zikir ve murakabeyle geçirir, uyku bastırınca seccadesi üzerine yan üstü uzanıp istirahata çekilirdi.

    Giyim Kuşamı 

    Abdullah Dehlevi, kaba kumaştan dikilmiş sade elbiseler giyerdi. Şayed kendisine güzel kumaştan bir elbise hediye edilecek olsa onu satar, parasıyla orta halli giyecekler alır ve dervişlere dağılırdı. Giysilerinin çok çeşitli olmamasına da özen gösterir ve bunun sünnet gereği olduğuna işaret ederdi. Nitekim Hz. Aişe bir gün izar (yani pestemal) türü bir giysi ile rida türü pelerin gibi bir örtüyü çıkarıp halka göstererek: “Rasulullah işte bunların içinde ruhunu teslim etti.” Demiştir. (bkz. Tirmizi. Şemail, s. 68-80)

    Dehlevi’nin Meclisi 

    O’nun meclisi bir huzur ve sükun meclisiydi. Orada fakir zengin, sultan geda. herkes aynı şekilde sevgi ve ilgi görürdü. O mecliste hiç kimsenin gıybeti yapılmazdı. Arkasından konuşulmazdı. O’nun irşad ve sohbetinden herkes kabiliyet ve istidadı kadar nasib alırdı. Bir gün meclisinde bulunanlardan birisi orda bulunmayanlardan birini bir kusuruyla gıybet edecek oldu. Dehlevi müdahale ederek dedi ki: “O söylediğin söz ve sıfat, bana daha çok yakışır.”

    Yine bir gün onun meclisinde Hindistan sultanı çekiştirildi. Dehlevi oruçluydu. Dedi ki:

    – Eyvah orucum bozuldu. Yanındakiler:

    – “Aman efendim, gıybeti yapan siz değilsiniz?” deyince: “Gıybeti yapan da onu dinleyen de günahta ortaktır” hadisi ile karşılık verdi. (bkz. Keşfü’1-hafa, II, 215)

    Dehlevi. Kur’an okumak kadar. Kur’an dinlemeyi de pek severdi. Halifelerinden Ebu Said Masümî’nin okuduğu Kur’an’ı dinlemekten büyük haz duyardı. Bazan Allah Rasulü (s.a.)’nün Abdullah b. Mes’ud’a Kur’an oku tüp vecde gelip “Yeter!” demesi gibi, o da vecde gelince “Bu kadarı yetişir” derdi.

    Meclislerinde tasavvuf ehli zatların şiir ve ilahilerini dinlemekten de hoşlanırdı. Özellikle Mesnevi’yi pek severdi. Temkin ehli olduğundan cezbelenip Semaa kalkışmazdı.

    Tütün ve nargile türü, keyif verici maddelerden ve onların kokusundan hoşlanmaz, hatta meclisine böyle bir keyif verici kullanan kimse geldiğinde buhur tütsüsü yaptırırdı.

    Dehlevi’de Rasülullah Sevgisi 

    Dehlevi’de aşk derecesinde bir peygamber sevgisi vardı. O’nun adını duyduğunda heyecanlanır, vücudu titrerdi. Hizmetine bakan kişilerden biri bir gün demişti ki:

    “Sen Allah Rasülü’nün gözdesisin.” Abdullah Dehlievi bu sözü duyar duymaz ayağa fırladı, hizmetçiyi kucakladı ve:

    – Estağfurullah, ben kim oluyorum ki O’nun gözdesi olayım? dedi ve ona hediyelerde bulundu.

    Allah Rasulü’nün söz ve davranışlarına sıkı bir bağlılık içindeydi. Hayatına sünnet çizgisi üzere yön vermeye özen gösterirdi. Bu yüzden de hadis kitaplarını çok okur. Sünnetten haberdar olmaya çalışırdı. Vefatı sırasında bile Sünen-i Tirmizi mütalaa ettiği ve bu kitab göğsünde bulunduğu halde vefat ettiği kaydedilmektedir.

    Sünnet ve hadis kitaplarında okuduğu Hz. Peygamber’in uygulamalarını derhal tatbik imkanı arardı. Bir gün kendisine getirilen keçi paça ve kellesini sırf bu yüzden pişirtip yemiş ve başkalarına da yedirmiştir.

    Engin sevgisi sebebiyle zaman zaman Allah Rasulü’nü rüyada görürdü. Cehennem azabından korktuğu ve onun dehşetini düşünerek uyuduğu bir gecede Efendimiz’i gördü. “Sen bizim sevdiğimizsin. Bize sevgisi olan cehenneme girmez.” şeklindeki iltifat-ı peygamberiye mazhar oldu.

    Bazı Söz ve Düşünceleri 

    Abdullah Dehlevi. Nakşbendiyye tarikatının belli başlı esaslarını kendisine göre şöyle özetlerdi:

    “Nakşiliğin dört esası vardır: l. Def-i havatır. 2. Devamlı huzur hali, 3. Rahmani cezbe, 4. Manevi varidat. Havatır şeytandan, nefsten, melekten ve Hak’tan olmak üzere dört çeşittir.”

    Nakşilik yolunda kişiye şu dört şeyin gerekli olduğunu söylerdi: l. Tertemiz bir din, 2. Saf bir yakın hali, 3. Kırık bir el; yani harama uzanmayan, hırsa kapılmayan bir tavır, 4. Kırık bir ayak; yani harama ve şerre gitmeyen bir ayak, mütevazı bir üslup.

    Süfî’yi: “Dünya ve ahireti arkasına atan, yüzünü Yüce Rabbine döndürüp yoluna devam eden kimse” olarak tanımlardı.

    Bey’at edip söz vermeyi üç amaçla yapılan bir fiil olarak görürdü.

    1. Şeyhlerin gösterdiği büyük ve güzel yola ermek, onların makamına ulaşabilmek için;

    2. Günahı bırakıp tevbeye yönelmek için,

    3. Bir yere, bir makama bağlanmış olmak için.

    Fakirin harfleri 

    “Fakir” kelimesinin harflerinin birer sembol olduğunu her bir harfin ayrı bir anlamı bulunduğunu şöyle anlatırdı:

    Fa: Faka’dır; darlık, yokluk ve zorluğa işarettir.

    Kaf: Kanaat ehli olmaktır.

    Ya: Yeis’tir. Hakk’tan başka herşeyden ümid kesmekdir.

    Ra: Riyazettir. Nefsi terbiye etmek için zora koşmaktır.

    Derviş karşılığı kullanılan “fakir” kelimesinin remizleri sayılan bu hasletlere sahip olan kişi, Hakk’ın fazi ve ihsanı ile yakınlık ve rahmetine erişir.

    Velilik ve Erenlik 

    Abdullah Dehlevi’ye göre veliler üç sıfatlı olur:

    1. Keşf sahibi olanlar,

    2. Fehm, anlayış ve kavrayış sahibi bulunanlar.

    3. Cehi ehli; yani Hakk’ın İlmini görüp hiçbir şey bilmediği idrakine erenler.

    Ricali de, dünya isteklileri, ahiret talipleri ve Mevla asıldan olmak üzere üçe ayırırdı. Dünyadan ve ukbadan geçip Hakk canibim seçip vuslat şarabın içip rical sıfatını alanların “ermiş” sayılacağını söylerdi.

    Aklı, aydınlık ve karanlık olmak üzere ikiye ayırırdı. Aydınlık akıl, arada hiçbir aracı olmadan esas gayeye götüren akıldı. Karanlık akıl da mürşid kandili olmadan önünü göremeyen ve menziline varamayan akıl demekti.

    İnsanın en büyük engeli olarak “benliği” görürdü. “Benlik” gitmeden hiçliğe erilemezdi. Benliğin gittiğini anlamanın ölçüşü olarak da;

    “Kişide ben diyebilecek bir gücün kalmaması gerektiğini” söylerdi. Bu da ancak benliğin Hak’ta fani elması, kulun Hakk ile bakı olduğu şuuruna ermesiyle mümkündü.

    Yaşlılık yıllarında şu beyti sık sık tekrarlardı:

    Ey sevgilim, ey sevgilim, kocadın bittim

    Aşkının nuru üzerine düştükçe gençleşiyorum.

    Derdi ki: “Gerçek aşık, sevgilisini bir lahza bile tefekkür ve mülahazadan geri durmamalıdır.”

    “Ey sevgili Rabbim. Kendi mecalsizliğimden şu kadarcık haber darım ki, senin cemalini görmek için gözlerimi her tarafa çeviriyorum.”

    Hayatı hakkında bilgi veren kaynaklar onun bazı risalelerinden bahsederler. Makamat-ı Mazhariyye ve îzahu’t-tarika adlı iki risalesinden ilki basılmış olup Şeyhi Can-ı Canan Mazhar’ı anlatn (İstanbul 1986). Diğeri ise yazma olarak bulunmaktadır (bkz. Süleymaniye H. Hüsnü Paşa 7421).

    – rahmetullahi aleyh-

     

  • Allah-ü Teâlâ’nın sevgisi

    İbni Hâfi hazretlerinin talebelerine yaptığı vasiyeti: Bir kimse, şu hususlara uyarsa ve onları muhafaza ederse, nefsin eteklerinden kurtulup, kulluk vazifesini tam yaparak Allah-ü Teâlâ’nın sevgisine kavuşur. Bu hususların bazıları şunlardır:

     

    1 – Nedamet, gaflet ve günahlarla geçen vakitlerine pişman olmak.

    2 – Faydalı ilimleri öğrenmek

    3 – Her işinde Allah-ü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını gözetmek.

    4 – Her işinde meşveret etmek.

    5 – Din kardeşleri ile birlikte bulunup, vesveselerden kurtulmak.

    6 – Her iş ve sözde doğru olmak.

    7 – Mideyi ve dili haramlardan korumak.

    8 – Çok acıkmadan yememek, çok susamadan içmemek, çok uyku bastırmadan

    uyumamak.

    9 – Kadınlarla lüzumsuz yere görüşmekten ve beraber bulunmaktan sakınmak.

    10 – Devamlı abdestli bulunmak

    11 – Zaruret hali hariç, gaflet ehli , yani Allah-ü Teâlâ’yı hatırlamayanlar ile beraber

    bulunmamak.

    12 – Kimseyi azarlamamak

    13 – Nefsinin, kendi başkasından hayırlı, daha iyi veya başkalarının bilmediğini biliyor

    olarak görmesini önlemek.

    14 – Kibirden sakınmak. Kibirin alameti; kendini yüksek veya başkaları aşağı

    görmektir.

    15 – Ucuptan, kendini beğenmekten sakınmak. Ucubun alameti; kendini, kendi aklını ve

    fikrini beğenip, nasihat kabul etmemektir.

    16 – Hasetten sakınmak. Hasetin alameti; Allah-ü Teâlâ’nın bir kuluna verdiği

    nimetlerin o kuldan gitmesini istemektir.

    17 – Kalbi, Allah-ü Teâlâ’yı unutturacak hiçbir şeyle meşgul etmemek. Dünya sevgisini

    kalbinden uzaklaştırmaktır.

     

     

    Not: 13 – 08 – 1995 Pazar sabahı Hacı Babamız mübarek sohbetlerinde

    çoğaltılmasını tavsiye etmiştir.

  • Allah ve Resülü’nün dilinden dökülen inciler

    Mümin bal arısı gibidir.Bal arısı gibi hep güzel ,temiz ,helal şeyler yer ve hep güzel şeyler üretir. Hiçbir şeyi ne döker ,ne kırar, ne de ifsat eder. Onun gönlünde daima iyi, yararlı ve olumluya yer vardır. Gözü iyi olanı görür. Dilinden güzel sözler dökülür. Ya derviş nasıl olmalıdır ?

    Mümin hurma ağacı gibidir. Her daim imanından aldığı kuvvetle canlılığını korur. Üretkendir, yaratılış hikmetini unutmadan insanlığa yararlı olur. Cefakardır, fedakardır. Ya derviş nasıl olmalıdır ?

    Mümin altın gibidir. Değerini hiçbir zaman yitirmez. Ateşe atılsa bile İbrahimi bir duruşla doğru bildiğini söyler, Hak uğruna özünden ödün vermez. Dinin ona çizdiği yoldan asla sapmaz.

    Mümin yeşil ekin misalidir. Yıkılmaz, türlü musibetlerle imtihan edilse de. Bilir ki kula düşen, bunları Eyüp misali sabır, teslimiyet ve vakalarla kabullenmektir.ya derviş nasıl olmalıdır ? Kahır değil, lütufla bakmak gerekir Yüce Yaratan’dan gelene. Ümitsizliğe yer yoktur onun hayatında ; “ Şüphesiz Allah bizimle beraberdir “ inancını hücrelerine kadar dillendirendir mümin. Herkesin onu terk ettiği anda onu terk etmeyen bir mevlası olduğuna inanır.

    Mümin güzel koku satan aktar gibidir. Ahlak, adab, erdem takdim eder beraberindekilerine. Hep olumlu yer edinir zihinlerde. Hayırla yad edilir, hoş seda bırakır gönüllerde.ya derviş……! “ Mümin, kendisiyle dostluk kurulabilen kişidir. İnsanlarla dost olmayan ve kendisiyle dostluk kurulamayanda hayır yoktur. “ nebevi öğretisi yön verir müminin ilişkilerine. Onun davranışları şefkat, merhamet, samimiyet, ülfet ve muhabbetle örülmüştür.

    Müminin davranışların da böyle ilişkiler olmasa , kişi buna dikkat etmelidir.

    gul001

     

     

     

     

     

    Ya derviş nasıl olmalı ?

    Yunus nede güzel söylemiş.

    Derviş sövene dilsiz

    Dövene elsiz gerek

    Derviş gönülsüz gerek

    Bir mümin gönlünü Allah ve Rasülüne bağlar . eren evliyanın yolunda sebat ve teslimiyetle devam ederse ,insanı kırmadan hep güzel düşünme ve güzel davranmasıyle , insanlar arasındaki sevgi,saygı ve hoş görüyü elinde tutar ve uygularsa; işte o zaman hakiki Müslüman , gerçek mümin odur.

    Derviş olan bu yolda daima iyiliği gözetecek hakikatı söyliyecek ve yaşayacak ,ümmeti muhammedin ,bu vatan ve bu milletin birliği ve dirliği için çalışıp; ve hep hayır için dua ve niyazda bulunacak.yarın (mahşer) için neler hazırladığına bakacak ,önce kendi nefsini hesaba çekecek, işte o zaman mevlamıza layık kul , habibi edibine layık ümmet,eren evliyaya da evlat olarak rahat bir şekilde varır.inşallah. yüce mevlamız böyle güzel yaşamayı cümlemize ihsan eylesin .amin

  • Hacıbabamız Hakkında

    Hacı babamız lakabı ile tanınırdı. Efendi hazretlerimiz, 1914 yılında Düzce’nin yakın köyü olan Bahçeköy’de doğmuştur. Kendileri öğrenimini köyünde ve Düzce’de medrese hocalarından tahsil etmiştir. Kendisi 20 ile 25 yaşları arasında çeşitli meşayihi izamla görüşür, hepsi bize gel katıl der ama hiç birisine gitmez. Merkez vaizi olan Hacı Halil Efendiye gider bağlanır. Ömrü boyunca ondan feyiz alır. Hacı Halil Efendi Hazretleri vefat ederken bir işaretle maddi ve maneviyatını Hacı babamıza bırakır.
    Hacı Babamız 1950 den 1965 e kadar manevi vazifeye devam eder. 1965 den sonra da açık olarak, irşadı devam eder. Bu zaman içinde kendileri hep Kuran ve sünnetle meşgul olur. İnsanlara elinden gelen iyiliği esirgemezdi.
    Haci babamız bir gönül sultanıydı. Hem Düzce de hemde bütün illerde sevilen ve sayılan alimler arasında birtaneydi . öyle ki küçük çocukla bir olur oynardı . Onun kalbine Allah ve Resülün sevgisini koyardı. Beraber yer, beraber içerdik. Hiç ayrım yapmazdı. Sahabe devri gibi yaşardık. Peygamberimiz sahabe ile oturup sohbet ederken , dışardan birisi gelir ; sizin hanginiz peygamberdir der. Sahabe de Resülü Erkemi gösterdi. İşte aynen bizim haci babamızda böyleydi.70-75 yıllık mürşidi kamil olarak görev yapmış hiçbir zaman ben evliyayım ben şeyhim dememiş , ben kelimesini hiç kullanmadı. Hep kendim ifadelerini kullanırdı . Zaten onun amacı nefis mücadelesi idi.
    Hacı babamız ilk yıllarında Yığılca kazasında başlamış. Gece gündüz kar kış demeden Allah yolunda zikrullahı yer yüzüne yaymaya başladı. Gittiği yere hem Allah zikrini hem de sevgi- saygı ve hoşgörüyü götürürdü. Ümmeti Muhammed için , birlik ve beraberliğe çok önem verirdi. Bu vatan ve millet için çalışanı her zaman sever ve onlara hem dua eder , hem de onları önde tutardı. O İnsanlık için sevgi timsali idi. O insan ayrımı hiç yapmazdı. Her zaman bir gözle bakardı. Mükemmel insan , ne güzel insan derdi. Dışına değil kalbine nazar ederdi. İmanı bütün olanların derecesini yükseltmeye , nefsi çok olanlarında nefis terbiye ve tezkiyesini yapardı.

    Nefis ile mücadelede onun üstüne yoktu.öyle terbiye ederdi ki hiç kimseyi kırmazdı. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Anlatacağını bir misal ile anlatır , gereken dersi verirdi. Dışardan gelen derviş, veya misafir olsun; ne ihtiyacı varsa(maddi ve manevi) hepsini karşılardı. Çok mütevazi idi. Bir baba ve anneden daha fazla şefkat ve merhametli idi. Hacı babamız kendi şeyhinden bir anısını anlatırdı. Bir ramazan ayı hacı babam oruçlu iken dergaha gider. Kışlık odun almışlar . Odun kırılacak ama kimse yok . Tam o sırada hacı babam gelir . Şeyhi derki yavrum odunları kır O da baltayı alır kırar . Biraz kırınca birde bakar ki şeyhim orucu yiyor. İçinden derki baltayı bırak kaç bu ne biçim şeyh. Ne biçim evliya der. Fakat hemen kendini toplar tekrar der ki , ey derviş sana düşen görevini yap odun kır . O koskoca hem zahiri hem Batıni alim. Sen onun işine karışma diye düşünürken, şeyhi camdan güle güle bakar. İşte mürid-mürşid imtihanı. Bundan sonra hacı babamızı çok sever . Onun yetişmesine özen gösterirdi.
    Gönüller sultanı Hacı babamız 2005 Ağustos ayının 25 de Düzce de vefat eder. Şu an kabri şerifleri Düzce şehir mezarlığındadır. Kendileri 99 yaşına kadar Allah yolunda çalışır .son nefesine kadarda zikir , fikir içinde idi. Kendisinden sonra zahiren kimseyi yerine bırakmadı. Bütün cemaat içinden 10 veya 15 yıl çalışır etrafı kimin geniş olursa yerine o bakacaktır, buyurdular. Bu arada hacı babamız hayatta iken bazılarını bizlerden uzaklaştırdı. Onlar bugün şeyh olup çıkarsalar,onlara asla itibar etmeyiniz. Evet bu demektir ki manen bir kardeşimiz var ama zahiren olması en az o kadar yıl geçmesi gerekir.
    Bu vatan ve milletin birlik ve beraberliği için çalışan; Allah yolunda canı ile malı ile çalışan sevgi dolu ,gönüllere feyiz akıtan, şefkat ve merhameti geniş olan ,nefis mücadelesinde eşine rastlanmayan insan ; Ahlakını kuran ve sünnetten alıp bizlere aktardın . Bizlere sevgi ve saygıyı öğrettin . Hizmeti öğrettin. Mevla’mız hoşnut ve razı olsun. Amin bi hürmeti Ta-ha ve Ya-sin.

     

    Haci babamızın olağan üstü  halleri

    Canımız sultanımız bir sohbetlerinde buyurdular ki,yarın haci babanız vefat etti.

    Birilerine anlatırken ; madem siz bunca çalıştınız  şeyhinizin hiç kerametini gördünüzmü;

    Ne söylerdiniz buyurdular. Abi ve kardeşlerimizden şunları dinledik .Hacı babamızda noksanları tamamladı.

    1— Hacı babamızın hiçbir geliri olmadığı halde doğu ve batı dan gelen bütün dervişler yiyer, içer, yatar ve kalkar feyiz ve bereket içinde memleketlerine dönerdi.

    2— yavrularının her biri Düzce’ ye gelir gider. Bunca yolculuk yapardı da hiç birinin burnu kanamadan  yolculuğu tamamlanırdı. Onlar evine girene kadar Hacı babamız rahat edemezdi.

    3— 1980  li yıllardan sonra  devletin çeşitli sıkıntı ve kriz olduğu dönemlerde ne çalışmalarımızda ve nede ibadet ve taatimizde şükür Mevla ya hiçbir noksanlığımız olmamıştır. Çünkü bizler bu vatan ve milletin birlik ve beraberliği  için çalışıp dua edenlerdeniz.

    4— Hacı  babamızla  tanışan dersini alıp  gönül yolunda sıdkı sadakatla çalışan fakir bir kardeşimiz maddi her imkana sahip oldu. İşi olmayanın eşi oldu. Eşi olmayan kardeşlerimizi ,Hacı  babamız bizatihi kendi eliyle evlendirdi. Evi olmayan kardeşlerimizin  evi oldu. Dünyevi sıkıntıları kalmadı.

    5— Bizim çalışmalarımız genelde Ahiret içindir. Ama yinede ufak tefek kerametler olacaktır.1999 depreminde de hem dergah’ımızın etrafında bazı evlerin yıkıldığı ,dergah ‘ımızda bir çatlak bile olmadığı görülmüştür. Ayrıca diğer illerdeki kardeşlerimizin evlerinde de hiçbir çatlak olmamıştır.bu da Yüce Mevlamızın bize olan lütuflarıdır. Şükürler olsun.