Blog

  • Muhammed Ma’sum Es-Serhindi (k.s.)

    Uzun boylu, buğday benizli, gökçek yüzlüydü. Gözünün beyazında bir miktar kırmızılık vardı. Havf ve haşyeti galip, daimi huzura malik bir gönül sultanıydı.
    Asıl adı Muhammed’di. Günaha düşmekden ve şüphelilere yaklaşmaktan çok sakındığı için “Ma’sum” ikabıyla anılırdı. İmam-ı Rabbani’nin yedi oğlundan üçüncüsüdür. Babamdan sonra, ilim, marifet takva ve yakîn açısından onun yerine en layık olanı olduğundan halefi oldu. Akranları ve tanıyanları kendisine “el-Urvetü’l-vüska” (sağlam kulp) lakabını vermişlerdi.
    1007/1598 yılında Serhind’de doğdu. İlk dînî ilimleri önce ağabeyi muhammed Sadık’tan, daha sonra da babasından okudu. Muhammed Tahir el-Lahorî de hocaları arasındadır. Üç ayda Kur’an’ı ezberleyebilecek bir hafızaya sahipti. Babasının ders ve sohbetlerinin aralıksız müdavimiydi. Çok kısa sürede İmam-ı Rabbani’nin müntesibleri arasında temayüz etti. Babası ondaki bu fevkaladeliği sezerek büyük manevi makamlara ereceğini müjdelemişti. Babasının vefatından sonra irşad makamına oturdu. O zaman henüz yirmi yedi yaşlarında bir gençti. Gençliğine rağmen halinin kemali herkesçe müsellemdi. Bir ara hac için Hicaz a gitti Bir sure Medine-i Münevvere’de mücavir olarak kaldı ise de tekrar memleketine döndü. Ömrünün kalan kısmını ders ve irşadla geçirdi. Ders olarak genellikle Beyzavi Tefsiri, el-Mişkat ve el-Hidaye gibi fıkıh ve hadise dair muhtelif eserler okuttu.
    Babası gibi, ilim ve tarikat yolunda pekçok hizmetlerde bulundu. Bid’at lerle mücadele etti Yüzbinlerce kişiye inabe verdi. Binlerce halife yetiştirdi. Delhi dergahı bütün İslam dünyasınca meşhur oldu. Arap, Acem, Türk, Tacik pek çok kimse bu ocaktan yetişti. Şeyh Seyfeddin, Şeyh Mirza, Mazhar-ı Can-ı Canan buradan yetişenlerdendir. Nakşbendiyye’nin Müceddidiyye kolu, zamanla Hindistan, Türkistan ve Horasan bölgesinin en yaygın ve en etkili tarikatı haline geldi Bu yüzden bazıları Şeyh Muhammed Masum hakkında “Kıt’aların ve ülkelerin kandili, Hindistan dan Anadolu’ya yeryüzü onun fazl ve bereketiyle aydınlandı” demektedir.
    İmam-ı Rabbani’nin Mektübat’ ına benzer tarzda ilahî sırlardan ve tasavvufî inceliklerden bahseden üç cildlik Mektübat’ı vardır. Bu eseri, Müstakimzade Sadeddin Süleyman tarafından Türkçe ye çevrilmiş ve İstanbul’da (1277 H ) basılmıştır.
    Muhammed Ma’sum 1079/1668 yılında Serhind’de vefat etti Orada medfundur
    İmam ı Rabbanî, oğlu Muhammed Ma’sum’la tefe’ül eder Onun doğumunun kendisine hayır getirdiğini söylerdi. Çünkü şeyhi Muhammed Baki Billah île buluşup karşılaşması, Muhammed Ma’sum un doğumundan hemen sonraydı. İmam-ı Rabbani bu yüzden ona özel bir ilgi duyar ve. “Oğlum sende asalet eserleri var. Senin hilkatinde nur-ı Muhammedi’nin hilkat çamurundan bir eser, bir bakiyye mevcut’ diye iltifatta bulunurdu. Vefatına yakın sırada oğluna “Bende tasavvuf ehline aid ne varsa hepsini sana verdim. Seninle olan alakam, tasavvuf ve tarikat sebebiyledir. Şimdi onu da sana emanet ediyorum ” diyerek onu yerine halef bıraktı.
    Nefs ve Fena Hali:
    Sordular
    – Tasavvuf yolunun yolcularına şeytan sataşır mı’? Şunu söyledi:
    -Bu konuda en sağlam ölçüyü Abdulhalik Gucduvani veriyor “Şeytan, Maneviyat yolunun yolcusuna fenaya ermedikçe öfke anında sırayete yol bulabilir. Fakat nefsini fenaya erdirmiş bir kimsede öfkenin yerini gayret, yanı kıskançlık ve düşkünlük alır. Gayret, şeytanı kaçırtır.
    “Fena” halini şöyle anlatırdı. Fena hali gelince zat tecellisi arifin bütün benliğini sarar Kul, kendi fiil ve sıfatlarını Hakk’ın fiil ve sıfatları olarak görmeye başlar, kendi fiil ve sıfatlarını hatta zatını görmez olur. Böylece fenaya eren kimse, ikinci bir doğumla kendisine bağışlanan bir varlıkla var olur. Bu vasıflarla “hakkalyakîn”e ulaşana İslamın güzelliği açılır. İslam’ın güzelliğine eren de hayretten, dehşetten ve şaşkınlıktan kurtulur .
    Takva ve Arınma:
    Takvayı bir arınma işi olarak görürdü Hakk’tan başka şeylerden, masiva kirinden temizlenmedikçe takva gerçekleşmezdi. İç alemde ne göze gelen bir mana ve ne de bir iz kalmamalı ki, “Her şeyden kesilip sadece Allah’a yönel!” (el-Müzzemmil, 73/8) ayetinin sırrı tecelli etsin. Böylece kul kendinden geçer, halk ve emir alemiyle bağlantılardan soyutlanır. “Ey iman edenler, gerçek anlamı neyse o şekilde takva sahibi olunuz.” (Al-i İmran, 3/102-103) ayetinde Allah Teala adeta şöyle buyuruyor: Ey zahiri halleriyle müslüman olanlar, Allah a göre “ağyar olan şeyleri bırakın Tertemiz olarak Allah’a koşun Oyalayıcı, bağlayıcı şeylerden kaçın Nefs bağından da kurtularak gerçek hürriyete kavuşun. Bu öylesine bir yöneliş olsun ki, halk alemindeki vücudunuzdan ve emr aleminden olan hususiyetinizden eser kalmasın. Ayetin devamında “Ancak ve ancak müslüman olarak olunuz!” buyurulmaktadır. Ya ölmeden evvel ölmek sırrına ereceksin, ya da müslüman olarak ölmeye çalışacaksınız. Hakiki İslam, tam bir teslimiyete ermektir. Bu ayette tam bir teslimiyetle manen olmuş olmaya fani arzulardan soyutlanmaya teşvik vardır. Bunlar sürekli olmalıdır Böyle ölmeden evvel ölmek sırrı şimşek gibi gelip geçici olursa, tesiri daimi olamaz “Toplu olarak Allah’ın ipine sımsıkı sarılın” şeklinde devam eden ayet Kur’an’a ve onun uygulayıcısı Hz Peygamber (s a) e bağlılığı emretmektedir.
    Şühüd veya Müşahede
    Muhammed Masum bu konuda şunları söylerdi. Büyükler müşahede halinden yana gözlerini yummuşlardır. Onlara göre vuslat hayaldir, bu yüzden gayb ile yetinir ve bunu bin müşahededen üstün tutarlar. Gayretlerini kulluğa teksif ederler. İmama yetişip ilk tekbiri onunla almayı, bin kere tecelliye ermekten daha güzel sayarlar, zuhurattan ileri görürler. Huzur ve huşu içinde secde yerine bakmayı şühuddan ve müşahededen hoş bulurlar.
    Sevgi Üstüne
    Mektubat’ında çok ince konuları, nezih bir üslub içinde anlatan Muhammed Ma’sum gerçek sevgiyi sevenle sevilen arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmaktadır. “Sevgilinin sevgiliye nimet vermesi de aç bırakması da bir olmalıdır. Seven, sevdiğinin in’amından da, acı vermesinden de zevk almalıdır. Hatta sevgilinin acı vermesi, nimet vermesinden daha hoştur. Çünkü nimette sevenin menfaati söz konusudur. Acı gelen şeylerde ise sevilenin hoşnudluğu mevzubahstir Bu yüzden acılar, nimetten daha çok, kulu Allah’a yaklaştırır.
    Tarikatta sevginin başlangıçtan nihayete kadar lüzumunu şöyle belirtirdi. Sevgi sadık müridi, şeyhinin kemalatını cezbetmeye sevkeden bir güçtür. Sevgi sayesinde murid şeyhinin boyasına boyanır, onun fırınında pişer. Bu sevgi sayesinde gönül dünyası şeyhiyle bütünleşir. Onun aracılığıyla sevgi deryasında dalgıç gibi aşk incileri derlemeye başlar. Ancak sevginin zuhuru çoğu zaman hüzündür Gönüldeki sevgi ateşi dışa hüzün olarak yansır. Nitekim Alemlerin Efendisi, Hz Peygamber (sa) sevgi deryası olduğu halde daima hüzünlü idi. Gülmeleri bile tebessümden ibaretti.
    Muhammed Ma’sum, Nakşbendiliğin sohbet yolu olduğu esasından hareketle şunları söylüyor. ‘Bid’at ehli kimselerin sohbetinden uzak durmalıdır. Bid’at olan şeylere bulaşmaktan da sakınmalıdır. Kurtuluş sünnettedir.
    Kamiller sohbetini aramalı, nakıs kişilerin sohbetinden kaçınmalıdır Çünkü nakıstan kamil gelmez’.
    Muhammed Ma’sum emaneti oğlu Muhammed Seyfeddin’e bırakarak Hakka yürüdü.
    -Rahmetullahi aleyh.

  • İmam-ı Rabbâni Ahmed Faruki (k.s.)

    Uzun boylu buğday benizli, gökçek yüzlüydü. Kaşları siyah ve hilal biçimindeydi. Gözlerinin beyazı oldukça beyaz, siyahı daha siyahtı. Bakışları canlı ve keskindi. Çekme burunlu, dudakları ince kırmızı renkliydi. Ağzı orta büyüklükteydi. Dişleri inci gibi düzgün ve parlaktı. Sakalı gür ve büyükçeydi. İkinci hicrî bininci yılın yenileyicisi yani “Müceddid-i elf-i sanî.” Nakşî, Kadirî, Suhreverdî, Çiştî ve Kubrevî tarikatlarından icazetli Rabbani imam ve Rahmani mürşid.
    Altın silsilenin 24. halkası “İmam-ı Rabbanî” lakabıyla anılan mürşidimizin asıl adı Ahmed b. Abdülahad el-Farukî. “Farukî” nisbesi, ikinci halife Hz Ömeru’l Faruk’un soyundan olmasından “İmam-ı Rabbani” Allah adamı imam,demek Müceddid-i elf-i sanî” şöhreti, Hz Peygamber’in “Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyen (müceddid) gönderecektir.” (Ebu Davud, Mışkat, l, 82) hadis-i şerifi gereği, ikinci bin yılın başında gelen “müceddid” sayılmasından.
    İmam-ı Rabbani, 971/1563 yılında Hindistan’da Delhi ile Lahor arasındaki Serhind denilen yerde doğdu. İlk hocası babası. Ondan Arapça ve İslamî ilimler tahsil etti. Küçük yaşta hıfzını tamamladı. Kemaleddin Keşmiri’den aklî ve nakli ilimleri, İbnu’l-Haceri’l-Mekkî île Abdurrahman b. Fihri’l-Mekkî’den muteber hadis kaynaklarını, Behlul Bedahşanî’den de fıkıh, tefsir ve diğer islamî konulara dair eserleri okudu. Onyedi yaşında iken icazet alacak seviyeye geldi. İlim tahsili sırasında bazı eserler telifiyle meşgul olacak kadar ilme ve telife yatkındı. Küçük yaşlardan itibaren tasavvuf yoluna olan meyli sebebiyle babası eliyle Kadiriyye, Suhreverdiyye ve Çiştiyye gibi tarikatlara intısab etti.
    Babasının vefatından sonra hac vesilesiyle memleketinden ayrıldı. Hac dönüşü Delhi’ye geldiğinde Nakşbendi ulularından Muhammed b. Baki billah’a intisab etti. İki aydan biraz fazla bir zaman içinde seyr ü sülukunu tamamladı.
    İmam-ı Rabbani, Hind-Moğol hükümdarlarından Ekber-Şah’ın başlattığı, karma yeni bir din, ihdası fikrine karşı “saf ve temiz İslam”ı bütün güzellikleriyle savundu ve Ekber’ın oğlu Cihangir’in ve ona tabi olanların İslamî vasata ermelerini sağladı. İrşad, tebliğ ve mücadelelerle geçen ömrünü 63 yaşında noktaladı ve Serhind’de 1034/1625 yılında vefat etti. Serhind kabristanında medfundur. Türkçe telaffuzu bazan ‘Serhend” şekliınde ifade edilen bu yerin doğru adı Serhind’dir. Hindistan sınırı demektir.
    Denizin Denize Kavuşması Gibi
    İmam-ı Rabbanî, Nakşî yolunu öğrendiği şeyhi Muhammed Baki billah île Delhi’de karşılaştı. Ancak bu karşılaşma, tesadüf eseri meydana gelmiş değildi. Belki de Bakibillah’ın Delhi’ye gelişi, ilahî kaderin “Muceddid-i elf-i sanî” olarak takdir buyurduğu Ahmed Farukî’yi yetiştirmek içindi. Şeyhi Hacegî Muhammed Emkenegî tarafından İmam-ı Rabbanî’yi irşad için gönderilen M. Bakibillah ile İmam-ı Rabbani’nin buluşması iki denizin birbirine kavuşması gibiydi. Ahmed Farukî, sahip olduğu üstün kabiliyet sayesinde iki ayda şeyhinin yanında sülukunu tamamladı. İmam-ı Rabbani, bunu bizzat kendisi Mektubat’ında (l,333 vd 190 Mektup) ve ondan naklen el-Hanî, el-Hadaiku’1-Verdiyye adlı eserinde anlatmaktadır. Mektübat’ın verdiği bilgilere göre İmam-ı Rabbani, “lafza-i celal” zikriyle başladığı sülukunu gaybet, fena, cem’, sahv ve sekr hallerinden geçerek “müşahede”ye erdiği şeklinde anlatır. Müşahede halinde bütün zerreleri Hakk Teala’nın görüldüğü aynalar olarak tanımlar. Onun ardından Hakk’ı, varlığının bütün zerreleri ile beraber görür. Bunu, Hakk’ı kainata bitişik, ya da ayrı olmayarak, içinde veya dışında bulunmayarak müşahede hali izler. Bunun ardından, Hakk Teala’yı kainat île ilişkisi olmayan ve keyfiyeti bilinemeyen bir ilgi içinde bilir. Nihayet keyfiyet, ya da tenzih ile de olsa müşahede edilen Hakk’ın tekvîn (yaratma) sıfatıdır.
    Bu halleri anlattıktan sonra şeyhi tarafından kendisine irşad icazeti verildiğini ve bu emre uyarak irşada başladığını anlatmaktadır.
    Yaşadığı Dönem
    İmam-ı Rabbanî’nın yaşadığı dönemde Hindistan bölgesinin idaresi Moğol hükümdarlarının elindeydi. Bunlardan özellikle imam ile çağdaş olan Ekber Şah, sapıklığın, dalaletin zirvesindeydi. O, Hinduizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlerin, beğendiği taraflarını alarak yeni bir din kurma gayreti içindeydi. Ancak onun kurmaya, çalıştığı din, en çok Hinduizmden etkileniyordu. Sultan, hindulara yaranmak, onların gönüllerini kazanmak istiyordu. Mecüsîlerden ateşe tapmayı, hristiyanlardan çan çalmayı, istavroz çıkarmayı, hindulardan dini gün ve bayramları, merasim ve törelerle ruh göçünü, tenasüh inancını aldı. Devrin tasavvuf mensubu sayılan bazı kimseler filozofların özellikle işrakiyye ve Revakiyye felsefelerinin varlıkla ilgili görüşlerini Hind felsefesiylede karşılaştırarak anlatıyordu. Böylesine karışık ve sultanların uluhiyet iddiasına kalkıştığı bir dönemde yetişen İmam-ı Rabbani, çok büyük bir mücadele verdi. Silahsız ve kimsesiz bu gönül mücahidi, tek basına güzellikler dini İslam’ı savundu. Sultan; hapis, işkence, her türlü sindirme politikalarını izlediyse de başarılı olamadı. Hükümdarın uydurduğu din, bütün sapıklıklarıyla tükendi. İmam-ı Rabbani ezilen, yara alan islam’ı yeniden dirilik ve güzelliğiyle hayata koydu. Tasavvufa, ruhbanlık ve felsefi cereyanlardan sokulmak istenen “hulul, ittihad ve tenasüh” gibi düşünceleri atıp onu asıl kaynağı olan Kur’an ve Sünnet çizgisine getirdi. Halk arasında yayılan bid’at ve cahiliyye adetlerini temizleyerek şeriata bağlılığı perçinledi. İmam-ı Rabbani’nin terbiye anlayışıyla yetişmiş binlerce halife, mürid ve müntesihi, bu düşünceleri Orta Asya, Anadolu, Irak ve Suriye taraflarına da taşıdı.
    Eserleri ve Mektubat’ı:
    İmam-ı Rabbani, gençlik yıllarında bir takım eserler ve risaleler kaleme almışsa da, şeyhlik yıllarında gönül sohbeti ve mektupla irşad usülünü benimseyerek, eser telifini bıraktı ve Mektup’la irşad, Hz. Peygamber’le başlayan bir tebliğ yöntemiydi. Asr-ı saadetten sonra pek çok ilim ve gönül adamı, bunu benimsedi. İmam-ı Rabbanî’nin gerek talebelerine ve halifelerine, gerekse halktan kendisine soru soran kimselere yazdığı mektuplar bir eser haline gelmiş, muhtelif dillere terceme edilerek kaynak eser niteliği kazanmış, tasavvuf ve ahlakta müracaat kitabı olmuştur.
    Vahdet-i Vücud -Vahdet-i Şühud:
    İmam-ı Rabbanî’nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle “Vahdet-i vücüd” denilen “Panteizm” ile karıştırılan vahdet-i vücudu “Vahdet-i şühüd” adıyla daha anlaşılabilir hale getirmesidir. Vahdet-i vücud’daki “Herşey O’dur” anlayışına, “Herşey O’ndandır” şeklinde anlayan, Hakk ile halkın ayrı ayrı varlığı bulunduğunu, ancak halkın vücudunun Hakk’ın varlığına göre gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. “Eşya’da Hakk’ı görme” şeklinde ifade edilen vahdet-i şühud bir bakıma vahdet-i vücudun ileri derecesi olarak görülmesidir.
    Dervişlik, Şeyhe Teslimiyyet
    Müridin, şeyhine bağlılıkta “Gassal (ölü yıkayıcı) önündeki ölü gibi olması gerektiğini” öğütlerdi. Minnet ve ıstırabı aşkın levazımı sayardı. Yoksulluk, sıkıntı ve derd, çaresiz katlanılacak hususlardandı. Çünkü dost, sevdiğini, kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış bir halde görmek ister. Bu makamda huzur huzursuzlukta, karar kararsızlıkta, rahat rahatsızlıkta olurdu. Bu makamda nefsin talebine çare aramadan kendini minnet ve ıstıraba bırakmak, devanın ta kendisidir. Devlet, O’ndan ne gelirse razı olmaktır.
    Dervişlikte kemalin şartı olarak fenaya ermeyi şart koşardı. O’na göre fena “ölmeden evvel ölmek” sırrına ermekti. Değilse insan, kalbi, dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamazdı.
    Anlatıldığına göre Abdülhakim Siyalkuti, İmam-ı Rabbani ile çağdaştı ve onu küçümseyenlerdendi. Bir gece rüyada, İmam-ı Rabbani’yi gördü. İmam ona: “Habibim sen “Allah” de geç. Onları daldıkları bataklıkta bırak da oynayadursunlar” (el-En’am, 6/91) ayetini okudu. Rüyada bu ayetin manası sayesinde Şeyh Abdülhakim’in kalbinde aşk, muhabbet ve şevk meydana geldi. Kalbi “Allah Allah” diyerek uyandı. Uyandıktan sonra da zikr-i ilahî devam etti. Doğruca İmam-ı Rabbanî’ye gidip intisab etti. Rivayete göre İmam-ı Rabbanî’ye Müceddid-i elf-i sanî sıfatını veren odur.
    Sahabe ile Veli Arasındaki Fark
    Fena, baka, süluk ve cezbe ile Hakk’a yakınlık için, “velayet yakınlığı” tabiri kullanılır. Ümmetin velileri bu “yakîn” ile şereflenmiştir. Ashab-ı kiramın Resülullah (s.a) Efendimizin sohbetiyle elde ettikleri yakınlığa “Nübüvvet yakınlığı” denilir. Nübüvvet yakınlığı, ittiba ve veraset yoluyla gelmiştir. Bu yüzden bu yakınlıkta fena, baka, cezbe ve sülük yoktur ve bu yakınlık, velayet yakınlığından üstündür. Çünkü nübüvvet yakınlığı, asıl yakınlıktır. Velayet yakınlığı ise onun gölgesinde bir yakınlıktır. Velayet yakınlığına ulaşmak için fena, baka, cezbe ve sülük, öncü ve başlangıç sayılır. Eğer yol, nübüvvet yakınlığı caddesine düşecek olursa, o zaman bu öncü ve başlangıca gerek kalmaz. Ashab-ı kiram nübüvvet yakınlığı caddesinden yürümüşlerdir.
    Şeriat ve Tarikat
    İmam-ı Rabbanî’ye göre gerçekte şeriat ve tarikat birdir, ikisi arasında ayrılık, gayrılık ve fark yoktur. Ancak toplu ve açık tasnifte farklılık vardır. Şeriat icmaldir, derli toplu belli manalardır. Hakikat ise ayrıntılardır. Birine çeşitli delillerle, diğerine keşf ile erilir. Biri gayb, biri şehadettir. Şeriat gayb, hakikat ise şehadet sayılır şeriat gayba imanı emreder, hakikate erince gizli, saklı bir şey kalmaz, her şey açık hale gelir. Şeriatın emri gereği açıklanmış hükümler, hakka’l-yakîn hakikatıyla tahakkuk edince aynen açığa çıkar, ayrıntıları ile ortaya dökülür. Daha önce gayb, iken şehadet aleminde gözükürler. Hakka’l-yakîne eren kimsede meydana gelen, ilimler, şeriat ilimlerine uygun düşer. Arada kıl kadar da olsa bir ayrılık olsa hakka’l-yakîn makamının hakikatine ulaşılmamış sayılır.
    Erbab-ı tarikatten sadır olan ve şeriatın emirlerine aykırı görülen tutum ve sözler, genellikle vaktin manevi sarhoşluğuna yorulur. Bunlar seyr ü süluk esnasında meydana gelir. Yolunu tamamlayan kimseler, ayıldığı, sahv ve temkine erdiği için onlarda bu tür sözler kalmaz
    Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Nakşbendîlik
    İmam-ı Rabbanî Nakşbendiyye tarikatının başının Hz Ebü Bekir olduğunu belirttikten sonra, bu yoldaki bağlılığın bütün bağlılıkların üstünde olduğunu anlatır. Çünkü onların bağlılıkları Hz Ebu Bekir (r a)’ın huzuruna bağlı özel bir bağlılıktır. Ayrıca Nakşbendiyye tarikatının bir başka özelliği de, bu yolda, sonda elde edilecek makamın, işin başında elde edilmesidir. Çünkü Şah-ı Nakşbend,’Biz sonu, öne aldık” buyurur. Tarikatte nihai gaye Hakk’a vuslattır, onun da dereceleri vardır. Nakşî mensupları yolun başında vuslattan nasib alırlar.
    Veraset İlmi
    Cenab-ı Peygamber (s a) buyurur ki “Alimler, Peygamberlerin varisleridir” (Ahmed b Hanbel’ın müsnedi) İmam-ı Rabbanî’ye göre alimler iki tür ilim bırakmışlardır. “Ahkam ilmi, esrar ilmi” Peygamber varisi olmaya layık olan kimse peygamberlerin bu iki ilmine de varis olur. Sadece birine varis olmak yetmez. Çünkü mirasçı, ölenin herşeyine varis olur. Murisin bıraktıklarından bazılarına varis olup bazılarına olmaması, söz konusu olamaz. Hz Peygamber (s a) bir başka hadislerinde “Ümmetimin bilginleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” buyurmuştur. Burada geçen alim, Hz Peygamber’in her iki mirasına da varis olandır.
    Sırlara dair ilimler, manevi sarhoşluk denilen “sekr” halinde söylenen vahdet-i vücud, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görme gibi duygular ve bilgiler değil, sahv, yani ayıklık halindeki keşf ve ilhamlardır.
    Bid’atlerle Mücadele
    İmam-ı Rabbanî, her bid’atin bir sünneti ortadan kaldırmasından dolayı bid’atlerle çok mücadele etmiştir. Bıd’atlerin sünnetleri kaldırdığını örneklerle anlatırken şunları söylemektedir. Mesela bazı şeyhler, sarıklarının uçunu sol taraftan sarkıtırlar. Bunu da iyi ve makbul sayarlar. Oysa ki sarığın uçunun iki omuz arasından sarkıtılması sünnettir. Sarığını sol taraftan sarkıtma bid’ati işleyen kimse böylece bir sünneti ortadan kaldırmış olmaktadır.
    Bunun daha ileri derecesinin ise, namaza niyyet konusunda olduğunu anlatır. Namaza myyet konusunda dil ile niyyetin tekrarlanması sünnette yoktur. Bazı alimler, kalb ile myyete yardımcı olur, düşüncesiyle bu görüşü benimsemişlerdir. Bazıları da sadece dil ile niyyeti kafi görmüşlerdir. Sadece dil ile niyyeti kafi görmek İmam-ı Rabbanî ye göre bir farzın ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak kadar tehlikeli bir bid’attir. Çünkü namaza uyanık bir kalb île niyyet farzdır. Dil ile niyyeti yeterli görmek bu farzı ortadan kaldırmaktır.
    Velilik
    İmam-ı Rabbanî’ye göre velilik fena ve baka hallerinden sonra gelen makamdır. Keramet de veliliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak keramet ve olağanüstü halı çok olan velinin kemalinin de çok olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine olağanüstü hali az olanın veliliği belki daha mükemmeldir. Keramet ve olağanüstü haller, hem “urüc” yani manevi yükseliş sırasında, hem de “hubut” yani kemalat kazandıktan sonra halkın arasına karışmak üzere “iniş” sırasında görülür. Ancak “urüc” sırasındaki olağanüstü haller, “hubut” ve “nüzul’ sırasındakinden çoktur. Çünkü biri sebepsizlik alemine yükseliş, öbürü sebepler alemine dönüştür ve sebepler alemine dönüşte temkin daha çok olur.
    İmam-ı Rabbani, Nakşîlik yoluna yeni bir üslup kazandırarak kendisinden sonra bu tarikat, Nakşbendiyye-i Ahrariyye-i Müceddidiyye diye anılmıştır.
    -rahmetullahı aleyh-

  • Ubeydullah Ahrâr (k.s)

    HİLYE-PÂK-İ AHRÂR
    Uzunca boylu, esmer tenli, gökçek yüzlüydü. Sakalı büyükçe ve beyazdı. Sakalındaki karalar, sayılabilecek kadar azdı. Sohbeti tatlıydı, konuşurken müridlerini saadette gark ederdi. Zahir ve batın ilimleriyle donanmıştı. Nurlu yüzünü gören dua ve senadan kendini alamazdı. Şiirleri ve sözleri çok tesirliydi. Tarikatte huccet sayılırdı . Nakşi meşayıhının muammerininden, uzun ömürlülerindendi. Bir asra yakın muammer oldu. Hz. Ömer neslindendi.
    Altın silsile’nin ondokuzuncu halkası Ubeydullah Ahrâr Nefehât müellifi Molla Cami ile Reşahat müellifi Ali b. Hüseyin el-Vaiz’ın mürşidi. Bu yüzden her iki müellif de eserinde Ubeydullah Ahrâr için geniş yer ayırmışlardır. Özellikle, Reşahat müellifi, eserini Ubeydullah Ahrâr için yazmıştır, denilse yeridir.
    Kısa Çizgilerle Hayatı
    Ubeydullah Ahrâr hazretleri, hicrî 806 Ramazan’ında (m 1404 Mart) Taşkent’e bağlı Bağıstan’da doğdu. Hz Ömer neslinden ilim ve irfan ehli bir aileden. Kendisinin eğitimiyle dayısı şeyh İbrahim Şaşî meşgul oldu. Temel ilimleri Taşkent’te okudu. Daha sonra yine dayısının teşvikiyle Semerkand’a gitti. Orada Uluğ Bey medresesinde Nizameddin Hamüş’un talebesi oldu. Semerkand’dan Buhara’ya geçti. Orada Şeyh Hamîduddın Şaşî’nın sohbetlerine katıldı. Buhara’dan Herat’a geçerek Seyyid Kasım Tebrîzî’nin yanına vardı. Tebrîzî, Ahrâr’ın çok istifade ettiğini belirttiği ustadır. Herat’ta ayrıca Bahaeddın Ömer Horasani ile tanıştı. İlim ve irfan yolunda geçen bu seyahatlerden sonra Ubeydullah Ahrâr, nihayet Çiganyan’da Yakub Çerhî’yi buldu, ona bende oldu, emaneti ondan aldı. Şahsî kabiliyeti ve daha önce görüştüğü şeyhlerden aldığı feyz sayesinde Ya’kub Çerhi’nın yanında kısa zamanda seyr-ü sulükunu tamamladı, şeyhinin iltifat ve sevgisine mazhar oldu. Bir kısmı ilim muhitınden, bir kısmı devlet ricalınden, diğer bir kısmı da halkın muhtelif kesimlerinden olmak üzere pekçok mürid ve halife yetiştirdi.
    Maişetini temin için çiftçilik yapardı. Cenab-ı Hakk’ın verdiği bereket sayesinde zengin oldu. Servetinden gerek çalışarak emek karşılığı gerekse onun ihsanlarıyla binlerce insan istifade etmiştir. Vefatı 893 Rebîu’levvel 1490 Ocak’ta Semerkant’tadır. Kabri orada Şeyh Kefşir mahallesi kabristanındadır. Hizmet Anlayışı
    Ubeydullah Ahrâr hazretleri, himmeti halka hizmette arayanlardandı. “Tasavvufu başkalarının yükünü taşımak, kendi yükünü başkalarına taşıtmamak” olarak anlardı Nitekim “ben bu yolu tasavvuf kitaplarından okuyarak değil, halka hizmetle elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler, bizi hizmet yolundan götürdüler” derdi. Bu sebeble kemal yolunda başlangıçtan nihayete kadar, tanıdığı-tanımadığı, dost-düşman herkese hizmet etmiştir. Nitekim kaynakların bildirdiğine göre Semerkand’da Mevlana Kutbeddin medresesinde yatalak bir kaç hastanın bakımını üstlenmişti. Her gün belli zamanlarda bu hastaların altlarını temizler, karınlarını doyururdu. Nihayet bu hastalardaki sıtma mikrobu kendisine de geçti. Fakat sıtmalı haliyle yine bu hastaların hizmetlerini aralıksız sürdürdü, altlarını temizledi, sularını getirdi, karınlarını doyurdu.
    Herat’ta bulunduğu yıllarda hizmet kastıyla sabahları Abdullah Ensarî el-Herevî’nın vakfı olan hamama giderek orada her renk ve her dilden insana ivazsız garazsız hizmet ettiği Reşahat’ın beyanlarından anlaşılmaktadır.
    Mürşidlik hizmetiyle meşgul bulunduğu yıllarda da müridlerini, ağır mücahede, ve murakabeden çok hizmete yönlendirirdi. Nitekim huzurunda murakabeye varan bazı müridlerini şöyle uyarırdı “kaldırın başınızı, içinizden duman çıktığını görüyorum. Murakabe kim, siz kim? Size düşen temizlik için su taşımak, hela temizlemek ve insanlara hizmet etmektir. Bu geçitten geçmeden murakabeye liyakat kazanılmaz.”
    Hacegan yolunda vaktin icabına göre hareket etmek, bir başka ifadeyle “İbnü’l-Vakt” olmak en büyük meziyettir. Bu bakımdan zikir ve murakabe, ancak müslümanlara hizmet edecek bir durum olmadı ğı zaman yapılır. Gönül almaya yarayacak hizmet ise, zikir ve murakabeden önce gelir. “Buradakı zikir, müridin evradı olan zikrin dışındaki nafile ve toplu zikirdir. Çünkü vird olan zikir, zaten dervişin görevidir, ahdinin icabıdır. Bazıları nafile ibadetle uğraşmayı hizmetten üstün sanır. Halbuki gönüldeki feyz, hizmet mahsulüdür. Şah-ı Nakşbend ve onun yolunda gidenlerin, hizmeti öne almaları, hizmetteki tevazu ve eğitici güç sebebiyledir.
    Herat’ta bulunduğu yıllarda sokakta beş parasız dolaşırken bir dilenci kendisinden yemek parası istedi. Parası olmadığı için dilenciye birşey veremeyince elinden tutup bir aşçının önüne götürdü. Başındaki sarığı çıkartıp aşçıya verdi ve dedi ki “Bu tülbent eskidir, ama temizdir, kaplarınızı kurulamaya yarar. Bunu alın da şu fakire bir yemek verin” dedi. Bunun üzerine aşçı, fakirin önüne bir kap yemek koydu ve tülbendi geri verdi ise de Ubeydullah Ahrâr, almadan çıkıp gitti.
    Helal Lokma
    “Helal lokma konusu üzerinde çok dururdu. Nitekim üstadlarından Seyyid Kasım Tebrîzî de “helal lokma” konusunda şu sözlerle kendisinin dikkatini çekmişti. “Bu zamanda marifet ehli ve hakikat eri kimselerin ortaya çıkmayışının sebebi, iç temizliğinin, batın tasfiyesinin yokluğudur. Batın tasfıyesi ise, herşeyden önce helal lokma ile olur, helal yiyecek azalınca marifet ve hakikat kaybolur.”
    Edebe riayet ve insanlara saygıya çok önem verirdi. Bağlılarının ifadelerine göre, huzurunda bulunanları iğrendirecek şekilde sümkürme, tükürme gibi hareketler ondan sadır olmazdı. Esneme gibi gevşeklik ifadesi hareketleri de yapmazdı. Peygamberlerin ve özellikle de Peygamberimizin hiç esnemediği düşünülürse bunun ne derece büyük bir edeb olduğu anlaşılmış olur.
    Gerek yolculuk sırasında, gerekse ihvanı ile olan gezintilerinde onları rahat ettirmek için, kendisi çoğu zaman kurulan çadırda gölgelenmez, bir bahane bulup atıyla dolaşmaya çıkar ve çadırı onlara bırakırdı.
    Tasavvuf tariflerinin pekçok olduğunu, bunların sayılarının belki yediyüzü bulduğunu söyler, en çok Şeyh Ebû Said’in şu tarifini beğenirdi: “Tasavvuf, zamanını en uygun şey için harcamaktır.”
    Şeyhin güzel giyinip müridlerine güzel ve vakarlı görünmesi gerektiğini söylerdi. Çünkü dağınık ve düzensiz bir şeyh, ihvanının gözünde küçülürdü. Böyle olunca da ihvanın ona rabıtası azalırdı. Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de daima temiz ve güzel giyinir, ashabına da onu öğütlerdi.
    Kendisiyle sohbet edilecek kimsenin vasfını şöyle açıklardı: “Ya senin kendisinde yok olacağın, ya da sende yok olacak kimse ile sohbet et. Veya hem senin, hem de onun, birlikte Allah’da yok olacağınız biriyle sohbet et, ne sen kalasın, ne de sohbet ettiğin. Sade O (Allah) kala.” Rabıta için maddi uzaklığın manevi yakınlığa engel olmadığını söylerdi. Kur’an’da rabıtaya delil sayılan “Sadıklarla beraber olunuz” (et-Tevbe, 9/119) ayetindeki beraberliği şöyle anlatırdı: “Beraberlik iki türlü olur: Hissi ve manevi. Hissi beraberlik, onlarla oturup kalkmak, sohbetlerinde bulunmaktır, onlara yakın olan sohbetlerine devam eden kimsenin kalbi, onların batın nuruyla nurlanır, huyu da onların güzel huyları sayesinde güzelleşir, nurlanır. Manevi beraberlik, kalbi onlara bağlayıp ruhaniyetlerine yönelmektir. Bu durumda onların yakınında da olunsa, uzaklarında da bulunulsa hep onlarla olunur. Aradaki manevî bağ; tam olunca onların sırları, bu manevî bağa ve rabıtaya sahip olanlara yansır.
    Ülfetli kimselerle beraber olmanın lüzumu üzerinde dururdu. “Huyu suyu zıd kimselerle görüşüp, konuşmak, gönül perişanlığı doğurur” derdi. Nitekim bir defasında yanına gelen bir müridine “Senden yabancılık kokusu geliyor” demişti. Arkasından da: “Sakın yabancı birinin elbisesini giymiş olmayasın” diye ilave etmişti. Mürid de: ”Evet öyle oldu” deyip sırtındaki elbiseyi değiştirip tekrar geri gelmişti.
    Giyilen eşya gibi içinde bulunulan mekanında insanın ruh dünyasını etkilediğini şöyle anlatırdı: “Namaz, ibadetlerin en faziletlisidir. Buna rağmen kılındığı yere göre fazilet derecesi değişir. Fısk ve fücur yerlerinde kılınan namazla huzur yerlerinde, Kabe’de ve Mescid-i Nebi’de kılınan namaz bir değildir.”
    “Havatır” denilen beşerî ve nefsanî duygulardan kurtulmanın üç yolu olduğu-nu şöyle anlatırdı:
    1. Hayır, itaat ve ibadet yolun da gayret, riyazat ve mücahedeye devam,
    2. Kendi kuvvetini aradan çıkarıp herşeyi Allah’tan bilmek,
    3. Şeyhinin himmetine sığınmak.
    İstikamet ve itidal üzere olmayı öğütleyen süfilerdendi. “Hüd süresi beni ihtiyarlattı” buyuran Hz. Peygamberin bundan maksadı, süredeki: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” hükmüydü. İstikamet, doğruluktu, orta yoldu, çetinlerin çetini bir işti. Zira istikamet bütün fiil ve davranışlarda orta yolda sabit kalmak, ifrat ve tefritten korunmaktı. Onun için bu yolda keramete değil, istikamete bakılırdı. Ubeydullah Ahrâr’ın açlık ve uyku konusundaki şu sözleri de onun itidal çizgisini gösterir:
    “Çok açlık ve çok uykusuzluk dimağı yorar. Hakayık ve dakakıyıkı idrakten alıkor. Ehl-i riyazatın keşfinde hata vaki olur. Ferah ve sürür, bünyeye kuvvet verir. Uyku, dimağı hatadan korur.”
    Hamd ve şükür konusunda şöyle konuşurdu.
    “Hamd, alemlerin rabbı Allah’a mahsustur.” (el-Fatiha, 1/1) ayetindeki hamd, kulun, Allah’tan başka hamdedilecek biri olmadığını bilmesidir. Kendisinin sırf yoktan ibaret olduğunu; isminin, resminin, nefsine aid bir işinin olmadığını anlamasıdır. Sevineceği sürür duyacağı tek şeyin, Yüce Allah’ın kendisini sıfatlarına zuhur yeri yaptığını kavramasıdır.”
    “Kullarımdan şekür olanlar azdır.” (Sebe, 34/13) ayetindeki şükür, nimet içinde nimeti vereni görmek bahtiyarlığıdır, derdi.
    Ubeydullah Ahrâr hazretleri Kur’an’daki: “Bugün mülk kimindir?” (Gafir, 40/16) ayetini şöyle açıklardı. Mülk tabirinden maksat, Hak yolcusu salikin kalbidir. Yüce Allah bir kulun kalbine celal sıfatıyla tecelli edince ondaki yabancıları atar. Zatından başka hiçbir şey orada kalmaz. İşte o zaman bu kalbin sahibi kalbinden şu sesi duyar: “Bugün mülk kimin” ve cevap olarak da: “Vahid ve Kahhar olan Allah’ın” sesini alır. Burada soran da cevap veren de Allah’dır. Muhtelif zamanlarda bazı zevatın ağzından çıkan;
    “ene’l-Hakk ve Şanımı tenzih ederim.” gibi sözler hep bu makamda söylenmiştir.
    O, vahdeti kesrette, tekliği çoklukta bulanlardandı. Bu yüzden ihvanına da zaman zaman çarşı-pazara çıkmalarını, halkın arasına karışıp faydalı işlerle hizmet etmelerini öğütleyerek: “Tekliği çoklukta arayınız” derdi. Kur’an’daki “biz sana kevseri verdik” (el-Kevser, 108/1) ayetini “biz sana çoklukta teklik müşahedesini verdik” şeklinde yorumlardı.
    Hz. Peygamber (s.a.)’in “Mescide açılan bütün kapılar kapansın, yalnız Ebubekir’in kapışı katsın” hadisini şöyle açıklardı: Tahkik ehli bu hadis hakkında pek çok söz söylemiştir. Hz. Peygamber ile Hz. Ebûbekir arasında mükemmel bir sevgi bağı vardı. Sevgi bağı her bağın üstünde olduğu için, bütün nisbetlerin kapıları kapansa bile, sevgi nisbetinin kapısı açık kalmalıydı. Çünkü sevgi yolundan başka ulaştırıcı, erdirici yol yoktur. Hacegan yolunun şiarı da bu yüzden aşk ve sevgidir.
    -rahmetullahi aleyh-

  • Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)

    HİLYE PÂK-İ ŞÂH-I NAKŞİBEND
    Uzunca boylu, buğday tenli, gökçek yüzlüydü. Sakalı büyükçe boynu uzuncaydı. Boynu nur gibi parlardı. Mehabetliydi. Tatlı dilli ve güzel sözlüydü. Halk içinde bulunduğu sırada bile gönlü Hakk ile meşguldü. Türk illerinin saygın mürşidiydi.
    ŞÂH-I NAKŞBEND VE NAKŞİLİK:
    Şâh-ı Nakşbend hazretleri, kendisine kadar “Hâcegân Yolu” olarak anılan tarikatı “Nakşbendî” yapan kolbaşı. Veliler serdârı bir ulu. Adı Muhammed Bahâuddin b. Muhammed, nisbesi el-Buhârî. Buhârâ yakınındaki Kasr-ı ârifân’dan. Burasının eski adı Kasr-ı Hinduvân. Kendilerine nisbetle “Arifler köşkü” anlamına Kasr-ı ârifân denildi. “Nakşbend” lâkabının nereden geldiği tam olarak bilinmemekle birlikte tarikatın “hafi zikir” ve “rabıta”yı esas almış olmasından kaynaklandığı söylenmektedir. Çünkü “Nakşbend” “Nakışçı, nakışbağı” anlamlarına gelmektedir. Başındaki “Şâh” kelimeside “Gönül Sultanı” anlamına bir saygı ifadesidir.
    Şâh-ı Nakşbend, 718 Muharrem’inde (1318 Nisan’ında) Kasr-ı Hinduvân’da doğdu. Bu yıllar Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılları. Şâh-ı Nakşbend’in doğumundan tam bir asır evvel, Cengiz Han, Buhârâyı kuşattı. İşgal edip yaktı yıktı ve târ u mâr etti. Bundan sonra Buhârâ, Moğollarla Harezmliler ve İlhanlılar arasında bir çok defa el değiştirerek siyasi açıdan tam bir keşmekeş içinde kaldı. Bahaûddin Buhârî’nin doğduğu zaman Buhârâ, İran Moğolları ile müttefikleri Çağatay hânedânının elindeydi.
    Şâh-ı Nakşbend hazretlerinin ilk üstadı, dedesinin ve babasının Şeyhi olan Muhammed Baba Simâsî’dir. Kendisinin doğumunu “Benim burnuma bu evden bir er kokusu geliyor” diyerek müjdeleyen ve onu üç günlük bir bebek iken manevi evladlığa kabul edip terbiyesini halifesi Emir Külâl’e havale eden, odur. Ancak seyr ü sülûkünü yanında tamamlayıp manevi emaneti aldığı mürşidi, Emir Külâl hazretleridir.
    DÎNÎ İLİMLERLE MEŞGULİYETİ
    Şâh-ı Nakşbend hazretleri, maneviyat yoluna girmeden önce bir süre dînî ilimler tahsili için Semerkand’a gitti. Onsekiz yaşında Semerkant’taki tahsilini tamamlayarak memleketine döndü ve evlendi. Evlenmesinden bir süre sonra ilk şeyhi Simâsî vefat etti. Bu arada Kasr-ı Hinduvân’a gelen Emir Külâl, Bahâeddin’e şeyhinin vasiyetini hatırlatarak, onun manevi eğitimiyle meşgul olmaya başladı. Şeyhiyle birlikte Nesef’e giden Bahâeddin Buhârî yedi yıl kadar orada kaldı.
    Abdülhâlik Gucdüvânî zamanında gizli zikre önem veren “Hacegân yolu”nda Mahmud İncir Fağnevî ile cehri zikir, hafi ile birleştirildi. Şâh-ı Nakşbend hazretleri gizli zikre olan meyilleri sebebiyle bir bakıma Abdülhâlik Gucdüvâni’nin üveysi müridi oldu. O’nun vaz’ ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan aldığı ruhani üveysi terbiye dairesinde yetişti. Müridinin halindeki farklılığı sezen ve onun cehri zikre katılmayışı dolayısıyla müridlerinin tepkisini bilen Emir Külâl, bir müddet sonra ona: “Şeyhim Muhammed Baba Simâsî’nin senin yetişmen konusundaki emirlerini yerine getirdim. Göğsümde ne varsa sana aktardım. Ama senin himmet kuşun beni geçti. Artık kemâl semasında dilediğiniz gibi uçmağa tarafımdan mezunsun” diyerek icazet verdi. Suhâr’da bir mescid inşası sırasında beşyüz müridin huzurunda gerçekleşen bu icazetten sonra Şâh-ı Nakşbend, oradan ayrıldı. Emir Külâl’in halifesi Arif Dikgirâni’nin dergahında yedi yıl sohbetine katıldı. Bunun ardından on iki yıl kadar Yesevî şeyhlerinden Kusem Şeyh ile Halil Atâ’nın sohbetlerinde bulundu. Bir ara hükümdar olan Şeyh Halil Atâ’nın bertaraf edilmesinden sonra çok üzülen Bahâeddin Nakşbend, dünya işlerinden büsbütün soğuyarak Buhârâ köylerinden Ziverton’a yerleşti. Mevlânâ Bahâeddin Kışlâkî’den hadis okuyan Bahâeddin Nakşbend’in Herat, Merv, Nişabur beldelerine muhtelif seyahatleri oldu. Daha şeyhinin sağlığında irşada mezun olduğu için etrafında geniş bir mürid ve muhib kitlesi oluşmuştu.
    Şeyhi Emir Külâl vefatı sırasında (771/1370) müridlerine Muhammed Bahâeddin’e bağlanmalarını vasiyet etmişti. Üç defa hac maksadiyla Hicaz’a gitti. Son haccında halifelerinden Muhammed Pârsâ’yı müridleriyle Nişabur’a gönderdi. Kendisi Herat’a giderek orada bulunan Zeyneddin Ebû Bekir Tâyibâdî ile üç gün süreyle sohbetlerde bulundu ve Nişabur’da bulunan Muhammed Pârsâ ve diğer ihvanına yetişti. Hac dönüşü Bağdad ve Merv’e uğrayan Şah-ı Nakşbend, daha sonra Buhârâ’ya geldi ve vefatına kadar irşad hizmetini orada sürdürdü. Bir ara Herat hükümdarı Müizzüddin Hüseyn tarafından hediyyeler gönderdilerek Herat’a davet edildi. Bu görüşme sırasında Sultan’a pek iltifat etmemesi, onun halk nezdindeki “Şâhlığını” yani gönüller sultanı olma özelliğini daha da artırdı. Buhârâ’nın ilim ve irfan çevrelerinde gördüğü hüsn-i kabul ve saygı, ilmini ve tasavvufî kişiliğini göstermektedir. 791/ 1389 yılında doğdukları Kasr-ı ârifan’da 73 yaşında hastalandı ve bir süre sonra Hakk’a yürüdü.
    Hakkında yazılan eserlerden Enîsu’t-tâlibin’in verdiği bilgilere göre Hakim Tirmizi’nin eserlerini okumuş ve fikri olgunluğa o eserler sayesinde ermiştir. Hatta yirmi iki yıldan beri onun tarikında olduğunu söylediği kaydedilmektedir. Bu ifadeler, O’nun tasavvufun amelî ve âhlakî tarafından başka, fikri tarafıylada ilgili bulunduğunun delilidir.
    Şah-ı Nakşbend hazretleri çok mütevazi bir hayat yaşadı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet tarikini ihtiyar ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlûkatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı.
    ÜVEYSÎ ÜSTADI GUCDÜVÂNÎ
    Çağına yetişmeden, yüzyüze görüşmeden feyz aldığı “üveysî” mürşidi Abdülhâlik Gucdüvânî ona âlem-i mânâda şu nasihatta bulunmuştu: “Oğlum Bahâeddin, zikr-i ilâhi’den fariğ olma! Mahlûkata hâlisâne hizmet et. Çünkü Hakk’a giden yol, hizmetten geçer. Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehyde istikamet üzre ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittibâ et, ruhsatları bırak, bid’atlerden kaç insanlar, hayvanlar ve bitkiler senden hizmet bekliyor. Hafi zikre sarıl. Allah yâr ve yardımcın olsun.”
    Bu vasiyetin tesiri ve fıtratındaki merhametin muktezasınca, onun yaralı hayvanlara baktığı; yaralarını tedavi ettiği hattâ, sokakların temizliğiyle bile meşgul olarak halka hizmet ettiği rivayet edilir.
    Sordular:
    – Sizin dervişliğiniz mevrûs mudur, yoksa mükteseb midir
    Şâh-ı Naşkbend buyurdu:
    – Bizim dervişliğimiz Hak cânibinden bir cezbedir. Hakk’ın ikrâmıdır.
    – Peki sizin tarikınızda cehrî zikir, halvet ve semâ var mıdır?
    – Hayır, yoktur.
    – Öyleyse sizin tarikatınızın esası nedir?
    – Bizim tarikatımızın esası “halvet der-encümen”dir. Yani zâhir halk ile, bâtın Hakk ile bulunmaktır. “El kârda, gönül yârda” olmaktır. Nitekim Kur’an’daki: “Ne ticaret ve ne de alış-verişin Allah’ın zikrinden alıkoymadığı erler vardır” (en-Nûr. 24/37) âyetinde bunlara işaret vardır.
    Şâh-ı Nakşbend hazretleri, ileri ufuklara bakmayı daima yükselmeyi öğütleyen bir mânâ sultanıydı. Müridlerine: “Eğer himmetimizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmette öyle olmalısınız ki, ayaklarınızla başıma basmalısınız.” Yani sizin mânevi dereceniz benden daha yukarılara ulaşmalı.
    ASIL KERAMET, KERAMETİ GİZLEMEKTİR:
    O’nun tâlim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi, setredilmesiydi. Çünkü Hak Teâlâ bazan veli kulunu kerametle taltif ederek kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul, gayenin keramet değil, istikamet ve Hakk rızası olduğunu anlarsa kurtulur; değilse ayağı sürçer ve tökezler. Mâneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâh-ı Nakşbend’e göre en büyük keramet kerameti örtmek ve gizlemektir. Bu yüzden kendisinden: “Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?” diye soranlara şu cevabı veriyor: “Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz?”
    Cezbe ve taşkınlıktan, meclisinde sayha ve nârâ atılmasından hoşlanmazdı. Nitekim birisi bulunduğu mecliste: “Allaaaah!” diye haykırdı. O şunları söyledi: “Bu haykırış, gaflet işaretidir. Bizim meclisimizde gafillere yer yok.”
    NEFS KONUSUNDA
    Nefs konusunda şöyle konuşurdu: “Nefislerinizi kınayın. Çünkü nefsini kınamasını bilen onun hile ve mekrini bilir.”
    “Nefsin bineğindir, ona şefkatle davran” hadisindeki nefs, “mutmeinne” derecesine ermiş nefstir. Yoksa emmare olan nefs değildir. Nitekim Kur’an’daki: “Nefs, kötülüğü çokca tahrik edicidir, ancak Rabbımın merhamet ettiği nefs müstesnâ” (Yusuf, 12/53) âyetinde istisnâ tutulan nefs de budur.
    Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde “Eziyet veren şeyi yoldan uzaklaştırmayı” imândan saymışlardır. Şâh-ı Nakşbend hazretleri, bu hadisteki ezayı “nefs”, yolu da Hak yolu ve tarikat olarak yorumlardı ve bu duruma göre hadisin anlamı Bâyezid Bistamî’nin buyurduğu gibi, “Nefsini bırak da gel” şeklindedir. Hak ehli kimselere muhabbete bile mani olan nefsten geçmek nefsin sıfatları, esaretinden kurtulmak gerekir.
    Buhara ulemasından biri, Şâh-ı Nakşbend hazretlerine sordu:
    – Bir kul namazda huzura nasıl erebilir? Cevap verdi:
    – Dört şeyle:
    1. Helâl lokma
    2. Namaz dışında da Hakk’ı asla unutmamak,
    3. Abdest sırasında da gafletten uzak durmak; Hakk ile olmak.
    4. İlk tekbiri alırken kendini Hakk’ın huzurunda bilmek.
    MÂRİFET NESEPTE Mİ İKTİSÂBDA MI?
    Kemâl ve mârifetin haseb ve neseble değil, iktisâbla olduğuna inanırdı. Bu yüzden kendisine “Sizin silsileniz nereye ulaşır, ve kime dayanır?” diye soran birine: “Silsile ile kimse bir yere ulaşamaz.” diye karşılık verdi.
    Kur’an’daki “Ey müminler Allah’a inanın” (en-Nisâ, 4/136) âyetini her göz açıp kapamada bu fânî vücûdu nefyedip mabûd-i hakiki’yi isbat etmektir” diye yorumlamıştır. Mâsivâya aldanıp bağlanmayı bu yolda en büyük perde olarak görmüş, kelime -i tevhiddeki “Lâ ilahe” tabiat putunu nefydir. “İllallah” gerçek mabûdû isbâttır. “Muhammedun Rasûlullah” Hazret-i Rasûle ittibâdır. Bu yüzden zikirden maksad, bu sırra ermektir. Zikir sırasında mâsivâ bilkülliye nefy olmalıdır, sayısının çok olması şart değildir.
    Şâh-ı Nakşbend hazretleri, yolunun esasını “sohbet” olarak tanımlamıştır. “Yolumuz sohbetledir. Halvette şöhret vardır. Şöhrette de âfet. Hayr ve felah cem’iyette, halk arasına karışmaktadır. Sohbete devam, iman-ı hakikiye imkân sağlar. Bizim tarikımızda az amel ile çok fütûh olur. Çünkü sünnete ittiba zor iştir ve bizim yolumuz sünnet yoludur.”
    HACEGÂN YOLU VE NAKŞİLİK
    Bilindiği gibi, Şâh-ı Nakşbend hazretleri, Hâcegân yolunun Hace Abdulhâlik Gucdüvânî tarafından tesbit edilen “on bir” esasını ihyâ etti. Nakşbendiyye yolunu daha sağlığında Buhârâ, Semerkand ve Maveraünnehir bölgesine yaydı. Güçlü ve müteşerri halifeleri sayesinde yıllar yılı İslâm ülkelerinde tesir ve nüfuzunu devam ettirdi. Şâh-ı Nakşbend, Hanefî mezhebindeydi. Kendisinin tasnîf
    buyurdukları “Evrâd-ı Bahâiyye” sinden başka eseri yoktur. Ancak müridi ve halifesi Muhammed Pârsâ ve diğer halifeleri, bazı sözlerini tespit etmişlerdir. Osmanlıların kuruluş yıllarında teessüs eden tarikatı, XIV. Asırdan itibaren Osmanlı ülkesinin muhtelif yerlerine yayılma imkânı bulmuştur.
    Buhârâ’da bulunan kabri, yetmiş yıllık komünist rejim sırasında halkın manevi himaye odağı gibi hizmet görmüş, gizli zikri esas olan tarikatı vicdanlarda mahpus imanları korumuştur.
    -kaddesallahu sirrahu’l-Az

  • EBU ALİ FARMEDİ (K.S)

    Doğumu: Farmed, hicri 407 —miladi-1016

    Vefatı: Tus, hicri. 477 —miladi -1084

    Ebu Ali Farmedi Hz.leri, orta boylu, esmer tenli, gür kaşlı idi. Gözleri ve kirpikleri siyah, alnı genişti. Müritlerine bir babadan daha şefkatli idi. Herkese muhabbeti galipti. Horasan meşayihinin şeyhi, vaktinin tek ismiydi. Selefi mezhebinin muhakkıklarından idi.

    Zahir ilimlerini evvela Nişabur’da Şeyh Ebu Said Ebul Hayr’dan sonra Ebul Kasım Kuşeyri Hazretlerinden tahsil etmiştir. Batın ilimlerini evvela Şeyh Ebul Kasım Gürkani et Tusi Hazretlerınden sonra da Ebul Hasan Harakani hazretlerine canı gönülden hizmet ederek, hesapsız feyiz ve bereketlere müstahak olmuştur.

    Gençliğinden beri hizmet ehli idi. Gittikçe aşk ve şevki arttığından, üstatlarının izin ve müsaadeleri ile diğer üstatlara da devam ederdi. Gerekli hizmetlerine buyrulmadan yapar, böylece büyük teveccühlere mazhar olurdu.

    Bir gün üstadı Ebu Kasım Kuşeyri boy abdesti almak üzere hücresinde yıkanırken, bir kova su tedarik ederek, hazretin odasının önüne koyar ve su getirdiğini hissettirerek oradan uzaklaşır. Kuşeyri hazretleri meğer böyle fazla suya ihtiyaç olurmuş. Bundan memnun olur, guslünü ve abdestini tamamlar. Çıkınca bu suyu kim getirdi diye sorar. Ebu Ali acaba yanlış bir iş mi yaptım diye korkar ve çekinir. Ve sonunda söylemek zorunda kalır. Bunun üzerine Ebu Kasım Kuşeyri hazretleri: “Ey Ebu Ali, bizim yetmiş senede kazandığımız mertebeleri sen bir kova su ile kazandın. Hizmetindeki ferasetin seni daha çok yükseltir oğlum, Allah razı olsun” diye dua eder.

    Kuşeyri’nin yanında mucahe ve riyazetle hizmete devam eder ve yakın zamanda halinde büyük değişmeler olur. Müsaadeleri ile Şeyh Ebu Kasım Gürkani hazretlerinin yanında hizmete girer. Yüksek füyüzata nail olur. Gittikçe aşk ve şevki arttığında Gürkani hazretlerinin Himmetleriyle zamanın kutbu ve gavsı olan Ebul Hasan Harakani hazretlerinin hizmetlerine koşar. Aldığı feyizle halkanın büyük erlerinden zamanının tek ferdi olarak yaşar ve devam eder.

    Asrın da selef mezhebi üzerinde söz sahibi idi. Huccetül İslam İmam Gazali, Ebu Ali Farmedi’ye ciddi bir şekilde hizmet edip onun elinde içtihat derecesine yükselmiştir. Onun halifelerindendir. Ebul Hasan, Posti ve Yusuf Hamedani’yi de yetiştirmiştir.

    Silsilede emaneti Ebul Hasan Harakani hazretlerinden almıştır. Mahzeni Nuri hidayet diye anılır.

  • Bayezid Bistami (R.A)

    ŞEMÂİLİ
    Bayezîd-i Bistamî, sûreti itibarıyla Hz. Ebû Bekir (r.a)’a benzerdi. Uzunca boylu, zayıf bedenli, beyaz tenliydi. Seyrek ve ak sakallı, çukurca gözlü idi. “Sultânu’l-ârifin” diye anılırdı. Selman-ı Fârisî’nin memleketi olan İran ‘dan yetişen yiğitlerdendir.
    HAYATI
    Altın silsile, Ca’fer-i Sâdık ile Hz. Ebû Bekir’in soyu ve yolu ile Hz. Ali’nin soyunu ve meşrebini birleştirdikten sonra halkasına Bâyezid Bistamî’yi de aldı. Bâyezid Bistamî, Hz. Peygamber’in kendisine : “Bunlardan Öyle erler çıkacak ki iman Süreyya yıldızında olsa muhakkak ona yetişecek” buyurduğu Selman Fârisi (r.a)’ın memleketi olan İran’ın Horasan bölgesinin Bistam şehrinden.
    Adı Tayfur bin İsa, künyesi, Ebû Yezîd, nisbesi el-Bistâmî. “Bâyezid Bistamî” diye meşhurdur. Dedesinin Serûşan adlı bir mecûsî olduğu rivayet edilir. Babası Nişabur civarındaki Bistam kasabasının ileri gelenlerinden iyi bir müslüman ve dindar bir insan. Annesi de son derece saliha bir hatun. Üç kardeştiler. Adem, Tayfur ve Ali. Üçü de abid ve zahiddi. Fakat Tayfur yani Bâyezid içlerinde hal bakımından en üstün olanıydı.
    Bâyezid Bistami, Ebû Hafs Haddâd, Ahmed Hadraveyh, Yahya bin Muâz ile çağdaş. Şakik Belhi, Zünnûn Mısrî ile dost ve arkadaş. Mezhebi Hanefî, tarikatı Sıddıkî. Memleketi Bistam’dan ayrıldıktan sonra otuz yıl kadar Suriye ve Şam civarında dolaştı. İlimle uğraştı, nefsiyiz savaştı. 324/848 veya 262/875yılında vefat eden Bâyezid, Bistam’da medfundur. Bâyezid, Ca’fer-i Sâdık ‘ın rûhâniyetinden “üveysî” yolla terbiye gördü.
    BAYEZÎD BİSTAMİ
    Bayezîd, cezbesi istiğraka, sevgisi aşka varan ve tevhid konusunda konuşan sûfîlerdendi. Kevakib sahibi Münavî’nin verdiği bilgiye göre, çağdaşları O’nun ilm-i tevhid ve ilm-i hakikata dair söylediklerini anlayamadıklarından çeşitli ithamlarda bulundular ve onu yedi defa memleketinden ayrılmaya mecbur bıraktılar. Fakat her defasında işleri bozuldu, başlarına belalar geldi. Bunun üzerine onun büyüklüğünü anlayarak hürmet göstermeye başladılar.
    “Tevhid nedir?” diye soranlara şöyle cevap verirdi:
    – Tevhid yakindir. Yakin ise mahlukatın her türlü hareketini Allah’ın fiili olarak bilmek ve ef’alinde O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. İnsan Rabbını tanıyıp bu tanıma duygusunda istikrara erince tevhide erer. Bunun anlamı fiillerinde O’nun hiç bir ortağı yoktur, demektir.
    Bu anlayış sebebiyle o şöyle münacatta bulunurdu: “Ya Rabb, benliğimi aradan çıkar, ben seninle oldukça en büyük benim. Nefsimle oldukça en küçük benim.”
    MÜRŞİDLİK SIFATI
    Mürşid olacak kimseyi tanımak için şöyle bir ölçü koymuştu: “Kendisine gökyüzünde uçma veya bağdaş kurma kerameti verilen kimseye hemen kalkıp aldanıvermeyin. Önce onun emir ve nehiy çizgisindeki yerine, şer’i hududa riayetteki durumuna bakın.”
    Kendisi keramet izharından kaçınır ve bunun kendisi için manevi düşüşe vesile olmasından korkardı. Şöyle anlatırdı: Bir gün Dicle kenarına vardım, nehrin iki yakası bana yol vermek için birleşti. Ben yemin ederek “Buna aldanmam” dedim. Çünkü, halkın yarım akçeye geçtiği yoldan otuz yıllık amelimi zayi ederek geçmek istemezdim. Bana Kerim lazım, keramet değil.
    Halkın hali ve ariflerin ahvali arasındaki farkı şöyle belirtirdi: “Halkın ahvali vardır, fakat arifin bir tek hali bile yoktur. Çünkü arifler suretten geçmiş, sirete yönelmiş ve onların varlıkları Hakk’ın varlığında fena bulmuştur. İnsanların Allah’a en yakın olanları insanlara en müşfik olanlarıdır.
    Zahidlerin dünyadaki arzusu keramet, ahiretteki istekleri makamat, ariflerin dünyadaki istekleri imanla yaşamak, ahiretteki temennîleri afv-i ilahi’ye kavuşmaktı.
    Sordular:
    – Namazı nasıl kılıyorsun? Şöyle karşılık verdi:
    – Buyur ya Rabbi, emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyorum, diyerek namaza başlarım. Tertil üzere Fatiha ve zamm-ı sureleri okurum, tazim ile rükua varır, tevazu ile yere kapanıp secde ederim. Veda selamı gibi selam verip namazımı huşu ile tamamlarım.
    FIKIH VE VEHBÎ BİLGİ
    Bayezîd-i Bistami bir gün camide fıkıh okutan bir alimin ders halkasına katıldı. O sırada biri geldi ve fakihe bir “feraiz” meselesi sordu: “Biri öldü, geride şu şu malları ve şu şu akrabaları kaldı. Bunun mirasını nasıl taksim ederiz.” Fakih, sorulan soruya cevap vermeye çalışırken Bayezîd, şöyle bağırdı:
    -Ey üstad! Öldüğünde Allah’tan başka kimsesi kalmayan kimse hakkında ne buyurursun?
    Orada bulunanlar birbirlerine hayret ve donuk nazarlarla bakarlarken Beyazîd, konuşmasını şöyle sürdürdü:
    “İnsanın gerçekten sahip olduğu hiçbir şeyi yoktur. Öldüğünde sadece Mevla’sı kalır. Tıpkı önceden olduğu gibi. Çünkü insan dünyaya gelmeden önce de yalnızdı. Bu alemde de yalnızdır, ama çoğu zaman yalnızlığının farkında olmaz. Kabre konulduğunda yalnızlığını anlar”
    Fakih onun bu ince anlamlı sözleri karşısında ona sordu:
    – Sen bu ilmi kimden, nerede ve nasıl aldın? Bayezîd şu karşılığı verdi:
    – Bu ilim bana Hak vergisidir (vehbidir). Çünkü Allah Resûlü (s.a.) buyurur: “Bir kimse bildiğiyle amel ederse Allah O’na bilmediklerini öğretir.”
    Sordular:
    – İnsan ne zaman, “erenler” derecesine erişir? Dedi ki:
    – Nefsinin ayıplarını bilip onları düzeltme yoluna girdiği zaman.
    Bayezîd, zahiddi. Zahidliği üç basamak olarak görürdü. Birinci basamağını, dünya ve içindekileri bırakmak; ikinci basamağını ahiret ve ahirete aid şeylerin sevgisini gönülden çıkarmak; üçüncü basamağını da Allah’tan başka herşeyden kalbi bağı kesmek olarak anlatırdı.
    Taatlerde bulunan bazı afetlerin insanı masiyete düşüreceğine dikkat çeker, ibadetlerde ihlası önde tutmayı esas alırdı. Müslümanlar arasında “kendisinden daha şerli kimse” bulunduğunu zannedenlerin tevazu nimetinden mahrum olacağını ve kibirli sayılacağını söylerdi. Çünkü ona göre gerçek tevazu; nefs için bir makam ve hal görmemek, halk içinde kendisinden daha şerli bir kimse bilmemekti.
    İlgi ve kaygıların dağınıklık ve çokluğunun insanı zihnen ve kalben meşgul edeceğine işaret için “mutlu kimsenin ilgi ve kaygısını teke indiren kimse olduğunu söylerdi. Çünkü kaygısı tek olanı, gözlerinin gördüğü, kulaklarının duyduğu şeyler meşgul etmezdi.”
    AÇLIK VE HİKMET
    Açlık ve hikmet arasında ilgi kurar ve hikmetin asıl kaynaklarından birinin “açlık” olduğunu anlatmak için derdi ki:
    “Açlık bulut gibidir, insanın kalbine açlık sayesinde hikmet yağmurları yağar.”
    Sordular:
    – Marifeti neyle buldun? Şöyle cevap verdi:
    – Aç karın ve çıplak bedenle.
    – Açlığı neden bu kadar övüyorsun diyenlere:
    – Eğer Fir’avn aç olsaydı, ilahlık iddiasında bulunmazdı, diye karşılık verdi.
    HALKA HAKK NAZARLA BAKMAK:
    Halka hangi nazarla bakılacağını şöyle açıklardı:
    “Halka halk nazarıyla bakan onlara buğzeder. Ama halka hâlikları dolayısıyla bakan; yaratılanı yaratanından ötürü arayan, onları sever. Nitekim Yunus’ un şu sözü de bu anlamdadır:
    Elif okuduk ötürü
    Pazar eyledik götürü
    Yaradılanı severiz
    Yaradanından ötürü.
    Halka halk gözüyle bakan, onların kusur ve eksiklerini görür, Hak gözüyle bakan ise, onları olduğu gibi görür ve kusurlarıyla yargılamazdı.
    “La ilahe illallah (Allah’dan başka tanrı yoktur) sözü cennetin anahtarıdır.” hadisini şöyle açıklardı: Bu cennet anahtarının da dişleri şunlardır:
    1. Yalan ve gıybetten sakınan bir dil,
    2. Aldatma ve hıyanetten kaçınan bir kalp
    3. Haram ve şüphelilerle doldurulmayan bir mide
    4. Nefsani duygulara kurban edilmeyen; riya karışmayan amel.
    RİYAZAT VE AŞK
    Aşk şarabından içti, kendinden geçti. Bu yüzden bazan Bayezîd’i soranlara: “Ben de otuz yıldır onu arıyorum, fakat ondan bir eser bulamıyorum” derdi. O’nun bu sözü Zünnun el-Mısrî’ye nakledildiği zaman demişti ki:
    “Kardeşim Bayezîd Hakk’a giden bir cemaatle Hakk’a gitmiş ve ondan eser kalmamıştır.” Çünkü o “fena fillah”a ermiştir.
    Riyazat ve mücahede, aşk ve cezbe ehlinden olduğu için tasavvufu şöyle tarif ederdi:
    “Tasavvuf, rahat kapısını kapayıp, sıkıntı ve mücahede kapısını açmaktır”
    Aşkı ve cezbesi ile meşhur olan Bayezîd Bistami, İbn Arabi’nin de dikkatini çekmiştir. İbn Arabi eserlerinde ondan sıkça bahseder. İbn Arabi’nin Bayezîd sevgisi, bu silsileye bağlı bulunan Nakşî meşayıhında da İbn Arabi’ye karşı bir ilgi uyandırmış, İmam-ı Rabbanî’ye kadar olan Nakşî şeyhlerinin ekserisi İbn Arabi’nin eserlerine şerhler yazmıştır. Hatta denilebilir ki, Bayezîd Bistami meşrebi, Nakşî silsilesinde İmam-ı Rabbani’ye kadar, bir özellik olarak devam etmiştir. İmam-ı Rabbani’den sonra bu silsile de tevhid-i vücûdî yerine, tevhid-i şühûdî yaygınlı.
    -rahmetullahi aleyh

  • Ebu’l-Hasan Harakâni (k.s.)

    HAYATI
    Altın silsilenin yedinci halkası yine İran’dan; Bistam’a bağlı Harakan’dan. Bâyezîd Bistâmî’nin hemşehrisi ve türbesinin bekçisi. O’nun rûhâniyetinden feyz alarak “üveysî” tarikla yetişti. Adı Ali bin Ca’fer, künyesi Ebu’l-Hasan, nisbesi Mu’cemu’l-buldan müellifi Yakut el-Hamevî’nin ifadesine göre el-Harakanî, Harakanî değil (bk. II, 360). Aynı müellif onun 425 hicri yılında 10 Muharrem Aşure gününde (1034 Aralık’ta) 73 yaşında iken vefat ettiğini bildirdiğine göre 352/963 yılında doğmuş olmalıdır ki, doğumu Bâyezid’in vefatından 91 yıl sonradır.
    Ebu’l-Kasım Kuşeyri, Ebu’l-Abbas Kassâb, Ebu Said el-Miheni gibi mutasavıflarla, Gazneli Sultan Mahmud gibi devlet ricaliyle İbn Sina gibi felsefe ve tıb otoriteleriyle çağdaş. Kuşeyri ile görüştüğünü Keşfu’l-mahcûb müellifi Hücviri’den öğreniyoruz. Hücviri, Kuşeyri’nin onun hakkında; “Harakan’a varınca Şeyh Ebu’l-Hasan’ın heybet ve haşmetinden fesahatım sona erdi, ifade gücüm kayboldu ve sanki dilim tutuldu. Neredeyse velayet makamından azledildiğimi sandım” dediğini nakleder.
    Ebu’l-Abbas Kassâb onun hakkında: “Tasavvuf pazarında rihlet ziyaret Harakaniye lâyıktır” demektedir.
    HİLYESİ
    Uzunca boylu, kumral tenli, genişçe alınlı, gökçek yüzlü, irice gözlü, açık ve tok sözlü idi. Sûreti itibariyle Hz. Ömeru’l-Fâruk (r.a)’a benzerdi. İlim ve irfanı sebebiyle, “zamanın kutbu ve gavsi” ünvanlarıyla anılan bir gönül sultanıydı.
    GAZNELÎ MAHMÛD VE HARAKANÎ
    İlk müslüman Türk devletini kuran Gazneli Mahmûd onu ziyaret ederek feyz alanlar arasındadır. Zaten “Altın Silsile”nin Bekrî ve Sıddîkî olan kolunun faaliyet sahası genellikle İran ve Turan bölgesidir, özellikle de Türk dünyasıdır. Feridüddin Attar’ın Tezkiretü’l-evliyâ’sında verdiği bilgiye göre, Gazneli Sultan Mahmûd, Şeyh Harakanî ile birkaç defa görüşmüştür.
    Şeyh Harakanî’nin şöhretini duyan Gazneli Mahmûd, adamlarıyla birlikte, biraz da onu imtihan maksadıyla Harakan’a gelir. Sultan, yanına geldiğinde Şeyh Harakanî, ona özel bir ilgi göstermediği gibi, ayağa da kalkmaz. Sultan pek çok sorular sorar ve şeyhi sınar. Aldığı tatminkâr cevaplar ve şeyhin mehabeti karşısında irkilir, endişesi sevgi ve saygıya dönüşür. Şeyhe bir kese altın ihsanda bulunmak isterse de Harakanî bunu reddeder. Bu sefer, “ondan bir hatıra olsun diye” herhangi bir eşyasını ister. Harakanî de Sultan’a bir gömleğini verir. Görüşme tamamlandıktan sonra Sultan, arz-ı vedâ ederken Şeyh Harakanî onu ayakta uğurlar. Sultan, şeyhin kendisini yolcu ederken ayağa kalktığını görünce sorar:
    – Efendim, geldiğimizde ayağa kalkmadınız ama, yolcu ederken ayaktasınız. Sebebini öğrenebilir miyim? Şeyh Harakanî, şu karşılığı verir:
    – İlk gelişinizde padişahlık gururu ve bizi imtihan niyyetiyle geldiniz. Ama şimdi dervişlerin haliyle ayrılıyorsunuz. Dervişlik devletine ve tevâzu haline saygı gerekir.
    Sultan Gazneli Mahmûd, Harakanî ile bir başka görüşmesinde ondan nasihat istedi. Şeyh dedi ki:
    – “Şu dört şeye dikkat et!
    1. Günahlardan sakın,
    2. Namazını cemaatla kıl,
    3. Cömert ol,
    4. Mahlûkata şefkatle muamele et!.”
    İBN SİNA VE HARAKANİ
    Tezkiretü’l-evliyâ ve el-Hadaiku’l-verdiyye’nin verdiği bilgilere göre Harakanî, çağdaşı felsefe ve tıp otoritesi, eserleri dört asır Batı üniversitelerinde okutulan İbn Sînâ ile de görüştü.
    Tasavvufa ve tasavvuf erbabına karşı ilgi duyan Filozof İbn Sînâ, Harakanî’yi ziyarete gelir. Şeyhin evine varıp karısından nerede olduğunu sorar. Karısı da, onun hakkında hiç de hoş olmayan lafızlar kullanarak evde olmadığını ve ormana odun getirmeye gittiğini söyler. İbn Sînâ, şeyhi görmek için orman tarafına; onu aramaya gider. İbn Sînâ yolda şeyhin gelmekte olduğunu ve yükünü bir aslanın taşıdığını görünce hayretle sorar:
    – Efendi, bu ne hal böyle? Şeyh de:
    – Evdeki kurdun yükünü çekmemiş olsak, Allah bizim yükümüzü dağdakilere çektirmezdi, der. Evdeki kurt karısıdır. Çünkü son derece geçimsiz ve hırçın bir kadındır, ama Harakanî. Allah için onun sıkıntılarına katlanarak “kesb-i kemâlât” etmiştir.
    ABDULLAH ENSÂRÎ VE HARAKANÎ
    Menazilü’s-sâirin adlı eserinde tasavvufi hal ve makamları anlatarak tasavvuf tarihimizde haklı bir şöhret kazanan Abdullah el-Ensârî el-Herevi de Harakanî’nin müridlerindendir. Nitekim o şöyle der: “Hadis, fıkıh ve diğer islâmî ilimlerde pek çok üstaddan okudum. Tasavvuftaki üstadım ise Ebu’l-Hasan Harakanî’dir. O’nu görmeseydim marifete eremezdim”
    HARAKANÎ’NİN MEŞREBİ:
    Harakanî, muhtelif kaynakların ittifakla haber verdiklerine göre, Bâyezid Bistâmî meşrebindeydi. O’nun gibi coşkuluydu, cezbesi ve sekri, sahvına galipti. Fena ve baka, sekr ve Sahv ile tevhid ve vahdet konularında pek çok söz söylemiş, Hallâc gibi “Ene’1-Hak” anlayışına uygun terennümlerde bulunmuştur. Attâr Tezkiretü’l-evliyâ’sında onun bu vadideki sözlerine geniş yer vermektedir.
    Devrinin muhtelif âlim ve şeyhlerini tanıyan ve onlardan okuyan Harakanî, en sonunda hemşehrisi Bâyezid Bistâmî ‘nin dergahında karar kılmış, senelerce önce ölmüş bulunan Bâyezid’in yolunu devam ettiren müridleriyle görüşmüş, kabrine on iki yıl türbedarlık etmiştir. Sevgi ve aşkla bağlandığı bu kapı onun gönül dergâhı olmuştur. Yılları aşıp gelen Bâyezid sevgisi, onu yoğurmuş ve vuslata götürmüştür.
    Sekr ve cezbe ehlinden olduğu için olsa gerek, kişinin sahv ve uyanıklığını bile vecde yakın bir üslupla anlatırdı. Derdi ki, “Sahvın ölçüsü, kulun Allah’ı andığı sırada baştan ayağa Allah’ın kendisini andığını duymasıdır” Öyleyse Allah derken başka söz söyleyenlerle sohbet etmemeliydi.
    BAŞKASININ DERDİ
    Harakanî, diğergâmdı, dertlinin derdiyle ilgilenmeyi severdi. Derdi ki: Türkistan’dan Şam’a kadar olan sahada birinin parmağına batan diken, benim parmağıma batmıştır, birinin ayağına çarpan taş, benim ayağıma çarpmıştır. Onun acısını ben de duyarım. Bir kalpte üzüntü varsa, o kalp benim kalbimdir.
    Gerçek kulluğun kula hizmetten geçtiğini bilenlerdendi. Bu yüzden:
    “Sabahleyin yatağından kalkan âlim, ilminin artmasını, zâhid zühdünün artmasını ister. Ben ise bir kardeşinin gönlünü neşeyle doldurma ve onu sevindirme derdindeyim” derdi.
    Rabia Adeviyye ve benzeri sufiler gibi, cennet düşüncesinden, cehennem endişesinden geçenlerdendi. Şöyle konuşurdu bu konuda: “Cennet ve cehennem yok demiyorum. Benim dediğim, cennet ve cehennemin benim nezdimde yeri yoktur; zira her ikisi de mahluktur. Benim rağbetim ise mahlûkata değil, Hâlika’dır.”
    İlimle ve bilgiyle övünmenin yersizliğini şöyle anlatırdı: “Herkes, hiçbir şey bilmediğini anlayıncaya kadar hep bildiğiyle övünür, durur. Nihayet hiçbir şey bilmediğini anlayınca bilgisinden utanır ve işte o zaman marifet kemale erer. Çünkü gerçek bilgi bilmediğini bilmektir.”
    Sulh ve cengin nerede ve ne zaman olacağını şöyle bildirirdi: “Sulh bütün halkla, cenk ise nefsledir.”
    Dünyayı gölge gibi görürdü. Bu yüzden de: “Sen onun peşinde koştukça o senin padişahın; ondan yüz çevirince de sen onun padişahı olursun.” derdi.
    FÜTÜVVETİN ŞARTI
    Ona göre fütüvvet ve civanmerdliğin şartı üçtü:
    1. Cömertlik, 2. Şefkat, 3. Halktan müstağni olmak.
    İçinde Allah’tan başkasına yer olan kalp, baştan başa ibadet ve taatla dolu olsa da ölüydü. Çünkü gönüllerin en aydını içinde halk olmayanı, amellerin en güzeli, içinde mahlûk fikri bulunmayanıydı.
    Amel ve ibadetlerdeki ölçüsü şuydu: “Hergün akşama kadar halkın beğendiği ve memnun kaldığı işler yapasın. Her gece de sabaha kadar Hakk’ın beğendiği amel ile olasın.”
    Katilden, yani adam öldürmekten beter olan fitnenin dinde iki grup insan tarafından çıkarılabileceğini söylerdi. Onlar da: Gözünü dünya hırsı bürümüş âlim ile ilimden mahrum ham sofuydu.
    El emeği ve göz nurunu üstün tutar, nimetlerin en helal ve temiz olanının kişinin emek ve gayretiyle elde ettiği nimetler olduğunu anlatırdı.
    SÛFÎLİK VE HIRKA
    – “Sûfî kimdir?” diye soranlara:
    – Hırka ve seccade ile sûfî olunmaz, merasim ve âdetlerle tasavvufa yol bulunmaz. Sûfî, mahv ve fena ile benlikten geçendir. Zira abası ve hırkası olan pek çoktur. Lâzım olan kalp safiyetidir. Elbisenin ne faydası var? Çul giymekle ve arpa yemekle adam olunsaydı eşeklerin de adam olması gerekirdi. Çünkü onlar da çul giyer, arpa yerler.
    Birgün bir adam gelip şeyhten hırka talebinde bulundu. Şeyh dedi ki:
    “Bir erkek çarşaf giymekle nasıl kadın olmazsa, sen de hırka giymekle bu yolun eri olamazsın. Önce gönlünü arıtmaya bak!”
    Ona göre sûfî, gündüz güneşe, gece yıldız ve aya ihtiyacı olmayandı; çünkü sûfîlik varlığa ihtiyacı olmayan yokluktu.
    Birgün müridlerine “en güzel şeyin ne olduğunu” sordu ve kendisi bunu şöyle açıkladı: “En güzel şey, devamlı zikreden bir kalbdir. Çünkü bütün varlığını Allah istila etmiş bir kimse tepeden tırnağa herşeyiyle Allah’ı ikrar eder.”
    BAZI TANIMLAR
    Sıdk’ı gönülde olanı konuşmak, ihlâs’ı herşeyi Hakk için yapmak, riya’yı da amelini halk için yapmak şeklinde tanımlardı.
    Vâris-i Nebî denmeye layık olan kimse, O’nun fiil ve kavillerine uyan, O’nun izine basarak yürüyendi. Kâğıtların yüzünü karalayıp kitap yazdığını sanan değildi.
    Ölümsüz bir hayata kavuşmanın günde bin kerre ölüp yine dirilmek olduğunu söylerdi.
    İncitme ve incinme konusunda şunları söylerdi:
    – İnsanlar üç zümredir:
    1. Sen kendisini incitmediğin halde o seni incitir.
    2. Sen kendisini incitirsen o da seni incitir.
    3. Sen kendisini incitsen de o seni incitmez.
    Bir mümini incitmeden sabahtan aksama varan, bir kimse o gün aksama kadar Hz. Peygamber (s.a) ile yaşamış gibi olur. Eger mümini incitirse Allah onun o günkü ibadetini kabul buyurmaz.
    Tasavvufî umdeleri Nebevî üslûpla şöyle anlatırdı:
    – “Çok ağlayın, az gülün, çok susun, az konuşun, çok verin, az yiyin, başınızı yastıktan uzak tutmaya çalışın.” Harakanî, cezbeli ve coşkulu meşrebi ile Sıddîkî üslûbu geliştirdi ve emaneti Gazzâlî’nin de şeyhi olan Ebû Ali Farimedi’ye teslim etti.
    – rahmetullahi aleyh-

  • Hz.YUNUS ‘ dan (K.S.)

     

    Behey kardeş Hakk’ı bulam mı dersin
    Hakk’a yarar amel işlemeyince
    Bu sözün ötesin duyam mı dersin
    Mürşid-i Kamil söylemeyince

    Değme kimse gönül evin düzemez
    Hakk’ın takdirini kimse bozamaz
    Ummanlara dalıp çıkıp yüzemez
    Aşkın deryasını boylamayınca

    Gel hey karındaş gel hey tevhide özen
    Tevhiddir gönlünün evini düzen
    Hiç kendi kendine kaynar mı kazan
    Çevresine ateş eylemeyince

    Gönül kuşu uçar gündüz dolanmaz
    Başlı suların ayağı bulunmaz
    Elekten eleğe konup elenmez
    Değirmene varıp un olmayınca

    Aşkın galip oldu yüreğim kaynar
    Aşkı olan ar u namusu neyler
    Behey Yunus sana söyleme derler
    Ya söyleyeyim mi söylemeyince

  • HACI BABAMIZIN EVLATLARINA NASİHATLERİ

    Euzu Besmele ile

    Aşağıdaki şartlara uyulması lazım olan yavrularımıza gönülden, kalpten ve ruhtan bir an ayrı değiliz. Şartlarımız sırasıyla şunlardır:

      Hay iken ihvanatımızın ortasında duaları yapılmış yavrularımızın ömürlerinin son saniyelerine kadar zikrullahın üzerinde vazifelidirler. Emirlere uygun çalışmaları lazımdır. Haklarında suizan yapılamaz. Herhangi bir genç yavrumuzun halkayı zikri idaresini 20–25 sene yaparda Cenab-ı Hakk etrafını büyütürse o yavrumuzda kınanamaz. Onunda aynen duası yapılmışlar gibidir, kalben ve ruhen o yavrularımızla da beraberliğimiz vardır. Zikrullahın idaresi için lüzumlu olan şartlar şunlardır:</LI>

    a. Şeriatı Garra’nın bildiğinin amili olup, bilmediklerinin talibi olmak, en ufak bir noktasına dahi saygısızlık olmaması gerekir.

    b. Namahrem olan kadın ve erkekler arasındaki ilişiğin titizlikle en ufak yekdiğerlerine yaklaşmalarına müsamaha gösterilmemesi

    c. Yavrularımızın maddi yönden herhangi bir kimsenin elinde ve cebindekine en ufak bir tamah ve talepte bulunmamaları lazımdır. Şu kadar var ki Resul –u Ekrem efendimiz hediyeyi helal kılmışlardır, hediye müstesnadır.

    d. Elinizdeki mevcut ders kâğıtlarına ve halka-i zikir usul ve tertibi üzerinde en ufak bir değişiklik yapılmaması gerekir. 

    İki mürşidi kâmil arasında Fetret Devresi vardır,

    Fakirinizle şeyhimizin arasında 1950’den 1965’e kadar bir devre zarfında boşluk içinde kalmışızdır. Ulu orta çalışmalarımız olmuştur. Üstadımızla ( Hacı Halil Fevzi Hz.) pirimiz Esad efendi arasında 1938 ‘den 1950‘e kadar olan devrede Hazretimiz ( Hacı Halil Fevzi Hz.)  Düzce kürsü vaazlığını muhafaza etmiştir. Hal böyle olunca yavrularımızın gençlik durumlarını göz önüne alırsak; Fetret devresinin biraz uzaması da mümkün olabilir. Sabırlı olmaları tavsiyelerimizdir. Ayrıca duası yapılmış yavrularımızdan bilhassa en büyük ricamız bugünkü şartlarda yayın yapan televizyonu evlerine sokmamaları; şayet nefsanî istekleriyle televizyonu evlerine getirirlerse aklen, kalben ve ruhen kendilerini fakirinizden uzak tuttuklarından şüphe etmesinler. Televizyonun yolculuğumuz şartlarına uygun gelişmesi halinde yavrularımız alıp almamakta muhayyerdirler. Yavrularımızın tümü yukarda yazılı şartlara riayet ederek çalışmalarına Rabbimiz sonsuz rahmetleri Resulü zişanımızın şefaati uzmaları ve bütün pirani izamımızın himmetleri üzerlerine Rabbimiz eksikliğini göstermesin, Rabbimiz nefis ve şeytan şerrinden bil cümlesini hıfzu himaye buyursun. Âmin, Bihürmeti Taha ve Yasin. Essalamü Aleyküm Verahmetullahi ve Berakatühü.                                        

    EL-HAC  HACI  HÜSEYİN  YILDIZ

  • Takva

     

    Nefsin günaha götüren şeylerden korunması demektir. Takva; ihlâslı olmak, şeriatın adabını muhafaza etmek, kalbinde Allah’tan başka bir şey görmemek, masivayı terk etmek, şüphelerden kaçınmak, nefsin hazlarını terk etmek, nefsini hiçbir kimseden hayırlı (üstün) görmemek demektir.

    Takva—sadece korku değil Allah’a karşı derin bir saygı ve her tür davranışta onun rıza ve hoşnutluğunu gözetip kazanmaktır. Takva duygusu kalbe yerleştiği zaman akıl bütün hayatını ona göre yapmaya başlar. Talak süresi ayet -2 (kim takva sahibi olursa Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve ona beklemediği yerden rızık verir.)

    1—Takva; dünyada elde edilecek en iyi ve hayırlı azıktır.( Kuşkusuz azığın en hayırlısı takvadır bakara -97 ) buyuruyor.

    2—Takva; insanın hayat hadiseleriyle ilgili bütün hal ve hareketlerinde, insanlarla olan ilişki ve etkileşimlerinde olumlu ve aktif olmayı gerektirir.

    3—Takva; İslam medeniyetidir. Tarih boyunca ulaşılan her coğrafyada barış ve huzurun iyiliğin, hayrın, hiçbir ayrım yapmadan özgürce yapılan iman ve İslam medeniyetidir.

    Takva (muttaki) sahibinde bulunması gereken özellikler şunlardır.

    1—İyilikte bulunmak, hayırlı işler yapmak

    2—İyilik ve takva üzere yardımlaşmak (iyilik ve güzellikte yardımlaşın ve yarışın günahta değil.)ayet buyuruyor.

    3— Bollukta ve darlıkta da Allah için harcamak

    4—Günahlarından istiğfar etmek, tevbe etmek.

    5—Doğru ve dürüst olmak; her işinde istişare yapmak.

    6—İnsan haklarına saygılı olmak, ahlaklı olmak, düzgün, temiz bir ahlaka sahip olmak gerekir

    7—Üstün ve değerli olmak ancak takva iledir.(sizin en üstün olanınız takva sahibi olanınızdır)

    8—Takva sahiplerinin yeri cennettir.(işte onların mükâfatı ‘’ takva sahipleri’’nin Rableri tarafından bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan cennetler vardır, onlar orda ebedi kalacaklardır.) ali İmran -136 ayet.

    Kur’an üstün olmayı, iyilik yapmayı ve başarılı olmayı, insana insanca yaklaşmayı ve hizmet etmeyi hedef alır. Her türlü kötülüğü yapmamayı tavsiye eder. Eğer yaparsa da af ve bağışlanmasını Allah’tan diler. İşte bu vesile ile takva sahibi insan her attığı adıma dikkat eder ve bu dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu asla unutmaz.

    Unutulmamalıdır ki kalpler ancak takva ile imtihan edilir.(hucurat-3 ) Ya Rabbi bizleri de takva yolculuğunda daim ve kaim eyle, kimseye kötü düşündürme, kimseyi incitmeyelim bizlere yardım eyle.

    —————————————–

    Takva– yüce mevlamızı her davranışımızın içinde bilme, hiç unutmama, her daim onu anma,her nefes alış ve verişimizde onun bir kudret nişanesinin olduğu bilincine sahip olma.
    Kurbiyyet- – yüce mevlamıza o na yakın olma zamanı, o’na kul olmanın şuuruna erme, ona kavuşanlara yakın olma arzusu,gönülden bağlılık.yakınlık sevdası. Yakınlıkta takva , takvada teslimiyet..
    Gurbeti Kurbete
    Firkati vuslata döndüren Allah’ım
    Bir yakınlık ver bize
    Bir sürur ver gönlümüze…
    Bu makamda aklıma ayet mealleri geldi. İsmail’in babası İbrahim’e teslim olası gibi.baba oğul sevgisi ile Hakk’a bağlılık duygularının harman olduğu engin dünyayı yaşama…öfke ile değil sevgi ile yaklaşma..
    Ya rabbi İsmail olana sabır ve teslimiyet,
    İbrahim olana azim ve inayet ihsan eyle…
    Bu aşk ve vecd içinde olanlar için , aşkı Rasul ile yanan Yusuf Nabi aklıma geldi.hac için çıktığı yolculuğunda Medine ‘ye yaklaşınca kafileden rütbeli birinin adap ve erkana uymayan bir oturuş şeklini görünce ,Medine’yi övücü ve o zatı uyarıcı şu sözleri söyler.
    Sakın terk-i edepden kuy-i mahbub-i Hüdadır bu
    Nazargah-ı ilahidir, Makam-ı Mustafa’dır bu.
    Edebi terk etmekten sakın, (edepli ol) zira burası Allah’ın sevgilisinin bulunduğu yerdir. Bu yer Cenab-ı Hakkın nazargahı, Muhammed Mustafa’nın (sav) makamıdır.
    Mü’min dört vasfından belli olur
    1—Bela ve musibete maruz kaldığında sabreder.
    2—Nimet ve ikrama kavuştuğunda şükreder.
    3—Konuştuğu zaman doğru konuşur. (dürüst olur)
    4—Hükmettiği zaman adalete riayet eder.
    Mü’min beş nur içinde dolaşır durur—Onun sözü nur, ilmi nur,girdiği yer nur,çıktığı yer nur,kıyamette gideceği yer de nurdur. Mevlam cümlemizi nur içinde yaşatsın amin bi hurmeti taha ve yasin